Sinema – The Fountain [2006]

the-fountain-afisThe Fountain Türkçe’ye Kaynak (Ab-ı Hayat) olarak çevrilmiş, fantastik /duygusal / dram tarzlarında garip bir film. İzlemeye niyetlenmemdeki başlıca sebep Hugh Jackman ve an itibariyle 7.5 olan imdb puanıydı. İtiraf etmek gerekirse film beklediğimden çook farklı çıktı yani Wolverine’i (veya Van Helsing’i) böyle bi ağlamaklı, gözyaşları içerisinde ve budist rahip kıyafetinde görmeyi beklemiyordum. Bu film yönetmenlerin şu meşhur nirvanalarından biri gibi aslında, anladığım kadarıyla yönetmen ve aynı zamanda senarist olan amca beyaz perdede Picasso’culuk oynamış. Araştırma yapmadım fakat inanıyorumki bu filmin düzinelerce ödülü vardır. Zaten sırf bu yüzden kurulmuş, sırf izlenilmemesi gereken filmlere ödül veren bir festival bile var; Cannes! Ne zaman yeni bir dvd felan alacak olsam sağına soluna bakarım Cannes’dan ödül almışmı diye, eğer o meşhur çelenkli “Cannes Özel Ödülü” gibi yazılar içeren armayı görürsem filmi anında bırakır mekanı terk eder, üç gün kıymalı pide yemem (garip biriyim ben). Hayır ama bu konuda ciddiyim, eğer bir film Cannes’dan ödül felan almışsa ya abartılı sanatsal bir içeriği vardır ya da o meşhur “herkes anlayamaz böyle çook derin manalar içeriyor…” filmlerindendir. Ve benim de bu tür filmler ve izleyicileri hakkında bir teorim var; aslında hiç kimse filmdeki o derin manaları anlamamasına rağmen kral çıplak demeye utandıklarından “lan ne süper filmdi be, anladın mı moruk bak harbi çok pis şeylerden bahsediyor vay anasını işte sanat bu…” diye filme yüksek puanlar verirler ve karşılarına çıkan herkese filmi överler, bunun altındaki mantık aslında ben sanattan çok anlarım, derin, filozof bi kişiliğim var entelim ben düşüncesi yatmaktadır (hemen yargılama “teorim var” dedim).
Yazıya girişimde hazırladığım zemin üzere filimden hiç haz etmediğimi anlamışsınızdır 🙂 Yermek bi tarafa gerçekten izlerken acaip sıkıldım. Film çeşitli zamanlarda geçiyor, psikolojik ve felsefi değerler açısından yoğun bir senaryosu var ve biraz hantal bir film. Konusu da özetle; karısı kanser hastası olan esas oğlanımız yine karısı tarafından yazılan ve tamamlanmamış bir romandaki karakter ile özdeşleşiyor. Gerçek hayatta kansere ve dolayısıyla karısının hastalığına çare arayan bir doktor olan adamımız romanda da geçmiş zamanda Ab-ı Hayat kaynağını bulmaya çalışan, kraliçe tarafından görevlendirilmiş İspanyol bir kaşifi canlandırıyor (asker de olabilir).

the-fountain-2006-1

Nitekim romanda ab-ı hayat kaynağını bulmasına rağmen iflah olmuyor ve gerçek hayatta da kanser ilacını bulmasına rağmen geç kalıyor ve karısı ölüyor. (filmin sonunu söyleeedim, filmin sonunu söyleedim…)

the-fountain-2006-2

Normalde psikolojik unsurlar içeren filmlerden sıkılmam, konunun örneklerinden olan Stay (Gitme) hayranlık duyduğum ve dvd arşivimde baş köşelerde kendine yer edinmiş bir filmdir. Fakat olay her zaman tutmuyor işte, The Fountain’de bazı şeyler biraz abartılmış. Film zaten kara bir film, insanın üzerine bir ağırlık çökertiyor ve ben 25 yaşında, kanı hızlı akan bir film meraklısı olarak daha şimdiden sanat gurusu olma niyetinde değilim.

the-fountain-2006

Filmi çeken amcaların Budist olma ihtimali çok yüksek. Ölümün bambaşka bi boyut olduğunun dünya gözü ve reenkarnasyon inancıyla işlendiği filmde (hep böyle film eleştirmenleri gibi cümle kurmak istemişimdir) Hristiyanlık rolü (veya geniş anlamıyla din) Engizisyon mahkemelerine giydirilerek kötüleniyor, dolayısıyla Budizme ve reenkarnasyona prim yaptırılıyor felan. Filmde yukardaki resimlerde de gözlemlenebileceği üzere aşırı derecede abartılı fantastik öğeler bulunuyor, bu öğeler bünyede göz yorgunluğu, beyin kamaşması gibi etkiler yaratabilir, limonlu soda önerimdir.

Netice olarak Hugh Jackmen öyle sanıyorum ki senaryoyu eline aldığında “Olum Hugh sana fırsat çıktı bu filmde oynarsan kesin jüri özel ödülü neyim alırsın, tutmazsa da sanat lan der geçersin hadi bakalım…” diye düşünüp oynamış. Keza imdb de filme puan üstüne puan verip 7.5 olmasını sağlayan arkadaşlar da yukarıda bahsettiğim gibi kral çıplak demeye korktuklarından “iyi diyelim, sanattan anladığımız düşünülsün” demiş ve oy vermişler.

Bu filmi çok beğenipte bana “öyle herkes anlayamaz vizyon gerekir, kapasite gerekir…” cümleleriyle gelmeyin lütfen 🙂

Facebook Yorumları

3 Yorum

  1. erthem

    sana söylenecek çok şey var ama değmezsin tavsiyem sacmayla sanatsal görsellek arasındaki farkı anlayamadığın sürece sen recep ivedik izlemeye devam et bence…

  2. Sandro

    Okuduğun üniversiteyi,sanat felsefesi ve sanat tarihi hakkında ne bildiğini,felsefesini geç plastik öğelerinden ne kadar haberin olduğunu,hayatında polisiye roman dışında hangi kitapları okuduğunu,okültizmden ne anladığını çok merak ediyorum.Daha da önemlisi bilgi sahibi insanları sadece anlamadığın için bağnazca ehuhee hehe olum diye eleştirince kendini buna gerçekten inandırabiliyor musun acaba ? 

  3. Caner
    Yazar

    @Sandro ben senin kıvıra kıvıra söylemeye çalıştığın şeyi direkt söyleyeyim: Cahilsin. Cahilsin çünkü ben baştan sona izlediğim bir filmi eleştirdim, sen ise bir kaç paragraflık bir yazıdan hareketle benim karakter analizimi yapıp puanımı veriyorsun. Daha doğrusu “Bak ben bunu yapabilecek kadar zekiyim” demeye çalışıyorsun. Kusura bakma ama bu tipik cahil, pardon bilge olduğunu sanan cahil davranışı.

    Ayrıca sakın tesbit konusunda iyi olduğunu düşünme, ben polisiye roman okumam.

Uyarı: Yorumlarda link kullanmayınız. Link içeren yorumlar otomatik olarak spam kabul edilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir