Anxiety (Anksiyete)

endise
Ansksiyete” deyince insanın aklına filmlerde geçenlere benzeyen bir kelime geliyor, hani “eğer bir gün bizde de böyle bir hastalık oluşsa ne kadar süper dururdu” dedirtecek türden bir kelime…

Tıp ilminde bu hastalığın tam açılımı; Sürekli kaygıdan kaynaklanan sosyalleşememe durumudur. Her şey siz anlamadan başlar ve gelişir.

İnsan delirdiğini bilmezmiş…

Sabah kalktığınızda henüz yüzünüzü bile yıkamadan akla gelen her şey kaygıdır. İnsan kalktığı an önce Nerede olduğunu kavrar ve eğer gördüğü resim her gün uyandığında gördüğü görüntü ile aynı ise problem yoktur. Kişinin gücü yettiğince aldığı ve döşediği eşyaları görmesi nerde olduğunu hatırlatır.

İşte kaygı burada başlıyor; eğer o kişi gördüğü resimden memnun değilse ya da aslında daha iyi bir hayata ve daha iyi eşyalara sahip olup her sabah uyandığında o iyi eşyaları görmek istiyorsa ve bunun sebebinin zamanında ona verilen nasihatları tutmamak yüzünden olduğunu içi sıkıla sıkıla kabul ediyorsa!? İşte burada hayatsal kaygı başlıyor…

Bakın! Uyanmanın ilk saniyesi ve ilk kaygı geliyor…

Sonra ayakkabılarını bağlıyorsun işe gitmek için, ayakkabılarını bağlarken yürüyerek işe gittiğini düşünüyor ve o sırada ayakkabılarının eskidiğini ve nedeninin çok yürümek olduğunu ve hala bir araba sahibi olacak kadar bile hayata karşı duramadığını anlıyorsun, evet bunların hepsi bağcıklarını bağlarken aklından geçiyor…

Ayakkabına son düğümü atıyorsun ve tam kapıya doğrulmuşken telefonunu odada unuttuğunu hatırlıyorsun. Ayakkabılarınla basa basa önce salonu geçip ardından yatak odana geçiyorsun ve hemen aklına halıya basıp basmamanla ilgili sorular geliyor, eğer basarsan işin hemen hallolur ve evden çıkarsın ama eğer basarsan aynı zamanda annenin de söylediği ve bir zamanlar sevgilinle aynı evde yaşarken duyduğun tehditer kulaklarında tekrar çınlayacak: “eğer halıya basarsan seni eve almam çık dışarı, bi adam olamadın gitti” “ya hayatım annen ayakkablarını çıkarmanı göstermedi(*)” Hergün aptal durumuna düşmemek için ben ne kadar kafamı yoruyor ne kadar kaygılanıyorum biliyormusunuz? Bakın şu düştüğüm halei ileride karım bana ne diyor olacak?

Kaygılanıyorsun…

Hala halıya basıp basmaman gerktiğini düşünüyorken buluyorsun bir anda kendini… Hemen iki seri hoplamanın ardından telefonunu alıyor ve çıkıyorsun odadan. Ya sigaran? Evet, dönüp onu da alıp çıkıyorsun odadan. Peki ya vergi ödenekleri? Dönüp gerekli kağıtları da aldıktan sonra nihayet evden çıkabiliyorsun…

Araban olmadığı için otobüse bitmekten başka bir şansın olmadığını hatırlatan bu çaresizliklerin yine senin yüzünden olduğunu düşünmek bile kaygılandırıyor seni. Hani ne oldu? Bir zamanlar senin bir hayat tarzın falan vardı? Arabasız da yaşar, çantanı omzuna asar işe gider gelirdin? Bu kadarı da sana yeterdi hani? Hani sen minimalisttin? Cama kafanı yaslamış, her zamanki gibi “hızla geçip giden ağaçları gözünle yakalayıp netleştirme” oyununu oynarken birden aklına annenin ve çevrendeki sana çok değer verdiğine inandığın tüm o insanların sürekli söyledikleri şey geliyor; “oğlum sen bu günlerde çok unutkan oldun, yaşın kaaç başın kaaç…”

Anksiyete hastalığının belirtilerinden birinin “sürekli unutkanlık” olduğunu duyunca psikolog doktorun suratına bakakalıyorum. Evet, bayan bir doktor ve ben bir deli doktorunun karşısında oturuyorum… Hayır, ben kültürlü olduğuma inadığım için “psikoloğa gittim” diyen birisine kesinlikle deli demem, öyle olgunca da karşılarım… Hayır yahu! Bizzat da deli derim içimden… Elime tutuşturulan, ilaçların yazılı olduğu “reçete” adlı yaratığı elime alınca birden acı gerçeği anladım, ben artık “anksiyete” idim. üstelik artık sinir ilaçlarım vardı. Aslında bu bir bakıma çok eğlenceli olacaktı…

Saat 11:30 ve ilk hapımı alıyorum. Ardından hayatımın değişmeye başladığının sinyallerini bana bakan her yüzde görüyorum sanki…

İşe geliyorum.

Saat 14:35 insanlar çoktan çok resmi ve bilinçli bir insan taklidi yaparak anksiyete olduğum haberini birbirlerine uçurmuşlar, herkes biliyor; ailem, iş yerindekiler ve kız arkadaşım…

Gün devam ediyor, hatta günler böyle devam ediyor. Tedavi yaklaşık bir buçuk ay kadar sürecek. Ben artık bir kahramanım… Anksiyete olmam ve iyileşmek için hap aldığımın duyulmasıyla beraber insanlar bana sorular sormaya başlıyor, hep sormaya utandıkları ama çok da merak ettikleri soruları soruyorlar ve hepsi ciddi. Allahım neler oluyor? Ben kendimi gayet normal hissederken insanlar bana gereken rolü çoktan biçmişler. “Alttan al adam çok darlanmış” sözleri ve sürekli insanların bana gülümsemesi karşılığı “anksiyete” hastası rolünü oynamaya mecbur kalıyorum.

Artık insanların içinde bir kafede dostlarımla otururken bacaklarımı karnıma çekip sandelyede tünemiş bir kuş gibi oturabiliyor, arkadaşlarıma aklıma ilk gelenleri çatır çatır söyleyip o hep hayalini kurduğum paspal, dağınık ve birazda Japon animesi tadında saçlarımla ortamlarda rahatça takılabiliyorum. Ne de olsa artık ben bir anxiety‘yim ve insanlar bana sadece şu soruyu sorabiliyor: “ee, ilaçlar nasıl gidiyor?”

İşte! Garip ama hoşuma giden tüm saçma sapan hareketlerimin sorumlusu da hazır; ilaçlar…

İnanın bana bunların hepsi gerçek, bu yazdıklarımın hepsini ben aklımda yaşadım ve hissettim. Şu anda hayatım gerçekten şık ve güzel, işim güzel, eşim güzel, evim güzel… Sakın ha yerlerde süründüğümü zannetmeyin, tek derdim bir türlü bu SÜRÜye katılamamak.

Afedersiniz! Ben her gün ait olmadığım bir sürüye katılmayı beceremediğim için hata yapıp, bir gün size benzemekten ötürü kaygılanıyorum!

Kaygılarımla…
Once upon a time anxiety?

_____________________________________________
* Editör cümleyi anlayamadı

Facebook Yorumları

4 Yorum

  1. orcoon

    Zoraki ”anksiyete” olmak gerçekten zor doktor bey.Ben güzel güzel hayatımı yaşarken bana biçilen bu ”anksiyete adam” rolü,gücümün yetmediği yerde sitem etmeme sebep oldu!
     
    Diyelim bakalım doktor bey…kalemime sağlık diyelim..Offf çok darlandım şimdi.Acaba yazımı çok beğenmediğiniz ve ”idare eder” diye düşündüğünüz içinmi bu tepkiyi verdiniz?
     
    İşte ”Anksiyete” budur!!!

  2. caqqlaa

    xıv. Lui bir cumhurbaşkanı değildi,genel kurmay başkanı değildi bir kuvvet komutanı da değildi o bir KRALDI ve sadece  devleti kendisinin  temsil ettiğini düşündüğünde devlet benim demişti…
    sanırım bizim bazı korkularımız,yani bu sürünün korkuları BENim demeyi engelliyor.bunu sen dediğin için evet sen hastasın!geriye kalan sürü dediğimiz toplulukta kamçılayandır bu hastalığı..

  3. Orkun BULUT

    Herkezin zaten hali hazırda hasta olduğu bir toplum içerisinde,her nedense sadece hasta olduğunu kabul edenler ”hasta adam” oluveriyorlar.
    Hastalığını kabullenmeyenler ise bu hayata ”Normal ulan işte herşey, baksana herife, yarmış kafayı, anksiyete olmuş!!” yorumunu getirip şuursuzca yaşıyorlar.
     
    Hey! ben hastayım!
    Beni daha çok hasta ettiniz ve ben çok eğlendim 😀

Uyarı: Yorumlarda link kullanmayınız. Link içeren yorumlar otomatik olarak spam kabul edilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir