Sinema – The Boys Are Back [2009]

Bir filmde Clive Owen’ın oynadığını görürsem konusuna bile bakma zahmetinde bulunmam, seyrederim. Bu filmde bir de yapımcılardan birinin kendileri olduğunu öğrenince “tamam” deyip geceyi sabaha bağlayan o sessiz saatlerde kuruldum bilgisayar başına. Filmin konusu hakkında en ufak bir fikrim yoktu, karşıma ne çıkacağını bilmiyordum fakat ne yalan söyleyeyim ben o alıştığımız Clive Owen’dan daha Hollywood vari bir performans bekliyordum fakat kelimenin tam anlamıyla ters köşe oldum.

Hani bazı filmler vardır; gerçek bir hikayeden esinlenildiğini bilgisine sahip olarak izlersiniz, bu filmler genellikle slow bir müzik eşliğinde başlar ve sanki o müzik film bitene kadar altta devam eder, filmin sürükleyiciliğinin bu melodiden kaynaklandığını düşünürsünüz oysa olay tamamen yapımcıların film makaralarını kusursuz şekilde işleyip filmin kendisine melodi özelliği kazandırmalarıyla alakalıdır, işte The Boys Are Back’te o filmlerden biri (imdb 7.1).

Gerçek bir hikayeden esinlenilerek hazırlanan film (ki bu bilgi hikayeyi daha dokunaklı kılıyor) özetle Avusturalya’da yaşayan başarılı bir spor yazarının (Clive Owen) kanser hastası eşini genç yaşta kaybetmesi üzerine kendine ve geride kalan iki küçük çocuğuna kol kanat germe, toparlanma çabasını anlatıyor.

Şaşırdım, gözlerim nemlendi, içim acıdı, bir an Avusturalya’da yaşamak istedim, şımartılmış çocuklardan bir kez daha tiksindim fakat annesini kaybeden her çocuk için hissedeceğim gibi yine de şevkatle doldum. Baba olmanın, özellikle eşini yakın zamanda kaybetmiş, desteğe ihtiyacı olduğu halde destek olmaya çalışan yalnız bir baba olmanın ne demek olduğunu Clive Owen’ın o kusursuz performansı sayesinde anlar gibi oldum.

Aslında film esnasında hissettiğim duygular çoğunlukla hüzün ile ifade edilebilecekken garip bir biçimde daha çok vücudumun endorfin ile dolduğunu söylemeliyim. Yani şimdi durup düşündüğümde damağımda tat bırakan anlar kanser hastası bir anne ve ortada kalan çocuklardan çok, güneşli Avusturalya sahilleri, rüzgarla okşanan sarı tepecikler ve Clive Owen’ın insanın içini ısıtan, şevkat dolu baba modeli gülümsemesi.

Doğrusunu söylemek gerekirse bu filmle Clive Owen sayesinde tanışmamış olsaydım ve eğer konusunu önceden biliyor olsaydım kesinlikle izlemezdim. Bu tür drama yüklü filmlere karşı her zaman “hayat zaten yeterince üzücü, bir de yapay üzüntülere kafa yormayayım” tarzı önyargılara sahibimdir ve elimde o an bir film için harcanacak 1.43 saat varsa, bunu daha Hollywood tarzı işlerle değerlendirip gönlümü hoş etmeye çalışırım. Ne var ki ara sıra rastladığım The Boys Are Back gibi filmler insanın kalbini yumuşatma özellikleri sayesinde izledikten sonra öve öve bitiremediğim yapımlardan oluyorlar.

– Benim için son bir şey daha yapar mısın Joe?
– Ne istersen…
– O üstü açık arabayı satın al
– Alacağım… Neden aldın diye sorarlarsa da seni anlatacağım…

Facebook Yorumları

Uyarı: Yorumlarda link kullanmayınız. Link içeren yorumlar otomatik olarak spam kabul edilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir