İçimdeki Çocuk


İnsanlar büyüdükçe hayalleri küçülür mü?” diye soruyor Babam ve Oğlum’da küçük Deniz…

Yitirdik çocukluğumuzu Kibritçi Kız’ın kar tanesiyle sönen kibritleriyle… Yitirdik çocukluğumuzu Kurşun Asker’ in Balerin Kız’ın aşkından ateşte eriyen bedeninde ve yitirdik çocukluğumuzu yalanlarla, aldatmalarla, hayal kırıklıklarıyla… Daha dün gibi hatırladığımız ”Büyüyünce ne olacaksın bakalım?” sorusuna verdiğimiz cevaplarda “öğretmen, doktor, polis olacağım” çığlıkları varken ve biz hala çocukken ne olduk, ne olabildik?

Hayal kurmak zor iş, o hayalleri yıkmaksa bir o kadar kolay. Şimdi geriye dönüp bakınca; çocukluğumuzdan ne kaldı geriye? Büyürken neleri aldık yanımıza, bırakmamak üzere? Elimize geçen üç beş kuruşla koşa koşa gittiğimiz bakkaldan aldığımız leblebi tozu mu? Şeytan uçurtmaları mı? Yoksa altın yaldızlı paketin içindeki çikolatalar mı?

Geri istiyorum! Bayramlarda patlattığımız torpilleri, meybuzları, leblebi tozlarını, altın çikolatalarımızı… Acaba şanslımıyız yoksa şanssız mı? O günleri yaşayıp şimdi o günleri özlemek mi, yoksa yaşamamış olup hasret çekmemek mi güzel olan…

Büyüdük öyle veya böyle ama içimizdeki çocuğu büyütmeden. Yalanlara, haksızlıklara, riyalara, bitmez tükenmez koşuşturmacalara, savaşlara, açlığa, göz yaşlarına, ayrılıklara rağmen hepimiz büyüdük. Kendi kendimize kaldığımızda kaç kere mırıltılarla -Hayır anne, -Hayır baba, -Hayır dünya dedik ama ses tellerimizi yırtarcasına bağıramadık? Gece olduğunda ışıklar kapandığında -ben korkarım karanlıktan açın şu ışıkları! diyebildik. O geceleri yorgan altından dışarı açılan hava boşluklarıyla geçirdik bir çoğumuz. Nedensiz yere -sana taktım, ne yaparsan yap geçemeyeceksin bu dersten diyen hocamıza ”yeter artık geçmek isteyen kim!” diye haykıramadık. Herzaman disiplin kurulunda savunma kağıdını yazan biz olduk küçümser bakışlar altında… Daha 2 yaşında öz annemiz tarafından sokağa atılan, öpülmek sevilmek için için yaratılmış yanaklarımıza inen baba tokatlarına ”neden?” diyemedik… Çok sevilerek, dövülerek, mutlu mutsuz, umutlu umutsuz hepimiz bir şekilde büyüdük…

Herşeye rağmen özlüyorum, özlüyorsunuz…

Topladığımız papatyalardan yaptığımız taçları, oyunun en güzel yerinde ”araba geliyor çekilin!” bağrışmasını, salıncak kurduğumuz ve dal kırılcak diye sallanmaya korktuğumuz ağaçları, bayramlardaki torpilleri, leblebi tozlarını ve altın yaldızlı paketlerdeki çikolataları…

Kale kapanıyor, elini çeken oynamıyor… Bizler elimizi çoktan çektik, kale artık kapandı ama içimizdeki çocuk elini ne zaman çekicek, hayallerinden ne zaman vazgeçicek orası bilinmez.

Sonumuzun belli olmadığı bu belirsizlik yaşamında  içinizdeki  çocuğu kaybetmemeniz dileğiyle….

(Altın yaldızlı paket içerisindeki çikolatalardan bahsederek bu yazıya ilham veren arkadaşıma çok teşekkür ederim)

Facebook Yorumları

3 Yorum

Uyarı: Yorumlarda link kullanmayınız. Link içeren yorumlar otomatik olarak spam kabul edilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir