Modern zamanların en sosyal macerası: Ölümcül Paylaşımlar

Uyandı, her zamanki gibi önce başucundaki 64GB hafızalı, 7/24 internete bağlı iPhone’unun ekranını kontrol etti. 24 ay taksitle aldığı telefonun ödenmeyi bekleyen 17 taksidi kalmıştı. Limiti sonuna kadar zorlanmış öğrenci kartının dönem borçlarını babasının gönderdiği parayla öderken eli titriyordu fakat güne yeni bir Twitter etkileşimi ile, bir başka Facebook bildirimi ile başlamasını sağlayan bu mucizevi alet her şeye değerdi. Hatta öğrenci evinin ödenmemiş su faturası borçları yüzünden 3 aydır susuz kalmış olmaları bile buna dahildi.

Twitter’da tam 3.765 takipçisi vardı ve tek bir tanesini bile takipçi satan siteler gibi illegal yollara başvurarak edinmemişti. Her ne kadar ders çalışıp okulunu bitirmesi için sürekli baskı yapan ailesi bunu anlamıyor olsa da o, 140 karaktere dünyaları sığdırabilen, insanların tvitlerini retweetlemek için sıraya girdiği yetenekli, popüler biriydi. Herkesin bu dünyaya bir geliş amacı olduğuna inanıyordu ve onun amacı da çok derin anlamlı sözlerle insanların hayatlarında büyük farklar yaratmaktı. Bir gün 1.000.000 takipçiye ulaşacaktı, işte o gün, reklam gelirleriyle hayatını idame ettirmeye başladığı o gün ailesi başta olmak üzere onun işe yaramaz biri olduğunu düşünen herkes ne kadar yanıldıklarını anlayacaklardı.

Bu can sıkıcı düşüncelerden bir an önce kurtulmak için Facebook’a girdi. Henüz yüzünü yıkamadığı için yazıları gözlerini ovuşturarak okuyabiliyordu. İlk işi ağır hasta bir bebeğe yardımcı olmak oldu. Bu en çok sevdiği anlardan biriydi, Facebook, hasta bebek resimlerinin paylaşılıp beğenilmesi durumunda bebeklerin ailelerine para ödüyordu. Bu, köşe başlarına stand kurup bağış toplamak için insanların yolunu kesen can sıkıcı yardım kuruluşlarının izlediği yöntemlere göre daha mantıklı ve çok daha kolaydı. Böylece oturduğu yerden birilerine yardım etmiş olmanın tarifsiz hazzını yaşayabiliyor, ayrıca profiline bakan herkesin onun ne kadar sağduyulu bir birey olduğunu anlamasını sağlıyordu. Ayrıca kimse farkında değildi fakat bu, durumu “ilişkisi yok” olarak işaretlenmiş kızlarla iletişim kurmak için harika bir yoldu.

Yumurta almak üzere markete gitmesi gerekiyordu, tam telefonu elinden bırakıyordu ki az önce paylaştığı ağır hasta bebek resminin altında “iPhone’umdan gönderildi” ibaresinin yer almadığını fark etti. Bu çok ilginçti. İnsanlar onun bir iPhone sahibi olduğunu görmedikten sonra bu kadar takside girmenin, Instagram başta olmak üzere istisnasız tüm popüler iPhone uygulamalarını indirmenin ne anlamı vardı? Bebeğin resmini silip tekrar yüklerken, nerden esti bilinmez aklına eski kız arkadaşı geldi. Çok eski kafalı bir kızdı. Sinemaya gittiklerinde film sırasında hangi sinemada olduklarını ve hangi filmi izlediklerini “iPhone’u aracılığıylasosyal medyadaki arkadaşlarıyla paylaşmaya çalışırken arıza çıkarmıştı. Aynı şeyi nargile kafede ve konumunu paylaşmak istediği kokoreççide de yapmıştı. Zaten ayrılmaları da bu gibi nedenlerle olmuştu. Diğer insanlara ne kadar eğlendiklerini göstermek istediği her an “bırak artık şu telefonu elinden” deyip sorun çıkarıyordu. Oysa o çok daha farklı bir ilişki hayal ediyordu. Kız arkadaşıyla birlikte çektiği, efekt manyağı fotoğrafları profil resmi yapmak, gezdikleri yerlerde yanak yanağa çekilmiş fotoğrafları, ne kadar imrenilesi bir hayat yaşadığını ispatlamak üzere sosyal medyada paylaşmak istiyordu, sosyal medya ruhu dedikleri şey buydu.

Kız arkadaşının son cümlesi “Kusura bakma Hikmet Can fakat tam bir gerizekalısın. Paylaştığımız güzel anların tadını çıkarmak yerine o anların ne kadar güzel olduğunu sanal arkadaşlarına ispatlamaya çalışmakla o kadar meşgulsün ki, gerçek hayatın ellerinin arasından akıp gittiğinin farkında bile olamıyorsun. Seninle daha fazla devam edemem…” olmuştu. Bu onu fazlasıyla üzmüştü. İlk defa bir kız onu terk ediyordu ve hayalindeki ayrılık cümlesi bu değildi. Güzel anların tadını çıkarmak, hayatın akıp gitmesi falan üç aşağı beş yukarı trende uygundu fakat cümlenin “Hikmet Can” ile başlıyor olması hayli can sıkıcıydı. Milenyum çağında nasıl bir anne baba evladına böyle bir isim takabilirdi ki? Hemen iPad’ini açtı, bu cihazı ne tür bir amaca hizmetle aldığını kendisi de hatırlamıyordu o yüzden genellikle gündelik notlar yazmak için kullanmaya başlamıştı. “En kısa zamanda ismimi Berkcan, Kuzey veya Denizcan olarak değiştirmeliyim” notunu aldı ve alışveriş merkezindeki markete gitmek üzere hazırlanmaya başladı. Bu sırada kız arkadaşı onu terk ettikten sonra tvitlediği “Duanla yaşamadım ki bedduanla öleyim…” sözünün 26 kişi tarafından retweetlendiğini hatırlamak biraz olsun keyfini yerine getirmişti.

Altılı yumurta ve üçgen peynirden oluşan alışveriş listesini tamamladıktan sonra kasada sıra beklemeye başladı. Neticede takipçileri ve Facebook’taki 1.455 sanal arkadaşıyla iletişim halinde olmasını sağlayan son model teknolojik aletlere sahip olmak ve sürekli internete bağlı kalmak bazı fedakarlıklar gerektiriyordu. Evin su parasını ödeyememek gibi; yumurta, hazır çorba ve üçgen peynirle beslenmek de bu fedakarlıklardandı. Aldıklarının parasını ödeyip dışarı çıktığında alışveriş merkezinin açık otoparkındaki lüks bir siyah otomobil dikkatini çekti. Önemli birine ait olmalıydı. “Ünlü biriyse bana ekmek çıkabilir” düşüncesiyle ağır ağır yürürken otomobilin arka penceresi açıldı ve kıvırcık saçlı, pos bıyıklı biri markete doğru yürümekte olan takım elbiseli adama “eveeet pudra almayı da unutma haaa” diye seslendi. Gözlerine inanamamıştı, bu adam Müslüm Gürses’ti!

Hayatının herhangi bir döneminde Müslüm Gürses’e ait herhangi bir şarkıyı dinlememişti fakat Facebook profilinde ünlü biriyle birlikte çekilmiş bir fotoğrafın çok şık duracağını, onlarca kişi tarafından “layk” edileceğini biliyordu. Koşarak arabanın yanına geldi ve pencereyi henüz kapatmamış olan Müslüm Baba’ya birlikte fotoğraf çekilmek istediğini söyledi. İyi bir anına denk gelmiş olacak ki Baba bu teklifi geri çevirmedi ve arabadan çıkıp elini Hikmet Can’ın omzuna koydu. Hikmet Can telefonunu uzatıp “Müslüm Bey siz benden uzunsunuz, rica etsem şöyle köşeden, ikimizi de alacak bir açıdan çekebilir misiniz?” dedi. Baba telefonu aldı, kolunu yukarı doğru uzattı, tam düğmeye basacakken telefon parmaklarının arasından usulca kaymaya başladı. O an adeta zaman durmuştu. Telefon düştü, düştü, düştü… İngilizler tarafından idam edilmek üzereyken “Freedom!” diye bağıran İskoç kahramanı William Wallace’ın boynuna balta inerken neler hissettiğini, zamanın onun açısından nasıl yavaşladığını şimdi daha iyi anlıyordu. Eski kız arkadaşının zoruyla izlediği tek tarihi filmin Cesur Yürek olmasına da kızmıştı. Yaşadığı ızdırap dolu bir anı özdeşleştirebileceği başka bir tarihi kahraman bilmiyordu.

Her şey bittikten sonra çevreye kulakları sağır edecek bir sessizlik hakim olmuştu. Açık otoparkta tek başınaydı ve yerde parçalara ayrılmış biçimde duran, uğruna aylardır üçgen peynir yemek zorunda kaldığı iPhone’una bakıyordu. Ne Müslüm Gürses’ten ne de siyah otomobilinden en ufak bir iz yoktu…

2. Bölüm (Üç Ay Sonra)

– Müslüm Baba nerde? Sana soruyorum lanet olası ucube Müslüm Baba nerde?!..

Duvarları sigara dumanı yüzünden sararmış, oldukça kötü aydınlatılmış bir odadaydı. Duvara monte edilmiş, kısık sesli 37 ekran televizyonda haberler vardı ve Müslüm Gürses’in haftalardır kayıp olduğunu ifade eden bir altyazı geçiyordu. Odanın tam ortasında bulunan masanın bir tarafında kendisi, diğer tarafında seyrek saçlı, orta yaşlı, göbekli bir adam oturuyordu. Gömleğinin kollarını sıyırmıştı, yüksek sesle sorular soruyor ve her sorudan sonra ellerini masaya sertçe vuruyordu. Filmlerdeki sorgu sahneleri gibi bir atmosferin tam ortasındaydı, üzerindeki tüm eşyalar odaya girmeden önce alınmasaydı mutlaka bu atmosferin bir fotoğrafını çekip profilinde paylaşırdı.

– Sana soruyorum küçük pislik Müslüm Baba nerde?
– Bi… Bilmiyorum abi…
– Benimle oyun oynamaya kalkma velet. Ben bu saçları senin gibi sefillerin suçlarını ağlayarak itiraf etmelerini izlerken döktüm. Alışveriş merkezinin güvenlik kamerası kayıtları elimizde, Müslüm Baba ile birlikte görülen son şahıs sensin. Şimdi zırvalamayı bırak ve ona ne yaptığını söyle!

Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Yatağında oturmuş sabah tivitlerini okurken kapı çalmış ve takım elbiseli adamlar tarafından ne olduğunu anlayamadan apar topar buraya getirilmişti. Dudaklarının arasından belli belirsiz birkaç sözcük döküldü, “Tvit hakkımı kullanmak istiyorum!“. Seyrek saçlı adam şaşkınlık içinde arkasında duran diğer adama baktı, kısa süren bir sessizliğin ardından ani biçimde dönüp kendisine sert bir tokat attı “Sen bizimle dalga mı geçiyorsun it oğlu it!

Tüm bu olanlara inanmakta güçlük çekiyordu. Hayatının en heyecanlı dakikalarını yaşıyordu ve bu adamlar başından geçenleri sanal arkadaşlarıyla, takipçileriyle paylaşıp olayın ekmeğini yemesine izin vermiyorlardı, tıpkı hazinelerle dolu bir adaya çıkan korsanın kazı yapmasına izin verilmemesi gibi.

– Abi bırakın gideyim, yemin ederim neden bahsettiğinizi bilmiyorum…
– Demek bilmiyorsun. Peki o zaman bunları nasıl açıklayacaksın?

Seyrek saçlı adam bir dosya fırlattı. Dosyanın arasından çıkıp masaya dağılan kağıtlarda bazı ekran görüntüleri vardı. Birini eline alıp dikkatle bakınca kendi Facebook duvarının bir çıktısı olduğunu anladı. Son paylaşımlarına çoğunlukla Müslüm Gürses’in konu olması dikkat çekiciydi. “Hesabı olanlar sanmasın kapandı defterler. Tek tek yazıyorum hepsini, iyi kötü bir gün ödenecek bedeller!” sözünü Müslüm Baba’nın “Son pişmanlık neye yarar” şarkısı eşliğinde paylaşmış olması son derece manidardı. Bu paylaşımın 126 layk aldığını görünce yüzünde ister istemez bir tebessüm belirdi. Tablodaki tek can sıkıcı nokta paylaşımın altında yer alan “Android cihazından gönderildi” ibaresiydi. iPhone’unu Müslüm Gürses’in kırdığına kimseyi inandıramamıştı, üstüne üstlük Android’e düşmüştü ve bu, parçalara ayrılan telefonunun taksitleri bitene kadar katlanmak zorunda olduğu gurur kırıcı bir durumdu.

Üçüncü bir adam odaya girdi, sabahtan beri bağırıp çağıran seyrek saçlı adamın kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Seyrek saçlı adamın duyduklarından hoşlanmadığı her halinden belliydi. Hikmet Can’a dönüp “Özgürsün… Şimdilik gidebilirsin fakat emin ol çok yakında yine görüşeceğiz” dedi. Filmlerden hatırladığı “delil yetersizliği” sözcüğünün bu tür anlarda kullanıldığını biliyordu. Babasının “Tamam ulan tamam iMac’midir ne zıkkımdır alacağım Allah’ın cezası” dediği günden beri bu kadar mutlu olmamıştı, tabi bir de dizi oyuncusu olan bayan takipçisinin “iKmet, ne kadar yaratıcı bir nick” diye direkt mesaj gönderdiği o an vardı. Eşyalarını aldı, bazı evraklar imzaladı ve başından geçen bu inanılmaz olayı sanal arkadaşlarıyla paylaşacağı anın dayanılmaz özlemiyle dışarı fırladı…

3. Bölüm
Müslüm baba gözlerini güçlükle açabildi, başının arkası fena halde zonkluyordu. Penceresiz bir odanın tam ortasına yerleştirilmiş bir sandalyede oturuyordu ve elleri bağlıydı. Duvarlardaki boyalar rutubet yüzünden dökülmeye başlamıştı, tavanda örümcek ağları olduğunu gördü, ürpermişti. “Ne oluyor yauu nerdeyim ben?!.. Sesimi duyan yokmo kardeşim!..” diye bağırdı fakat duyabildiği tek ses odada sonsuzluğa yankılanan kendi sesiydi… Durdu, odaklanmaya çalıştı, tam karşısındaki duvara sprey boyayla belli belirsiz bir şeyler yazılmış olduğunu fark etti. Gözlerini kısarak okumaya çalıştı, dehşete kapılmıştı!

Ben rüzgarların adamıyım, öfkelerim de büyük olur sevdalarım da. Seversem destan, kızarsam katliam olur!
iKmet ? Android Cihazından Gönderildi

Facebook Yorumları

16 Yorum

  1. Çağrı Mustafa Alkan

    Caner fevkalade olmuş. İki kuşak ancak bu kadar güzel yansıtılabilir. Yüreğine sağlık.

  2. Emre Can AKAY

    Ağam ne kadar güzel yazmışsın. Gülmedim ama okurken daima ağzım annesinin “uçak geliyor aç bakayım ağzını” lafını işiten çocukların ki gibiydi 🙂

  3. Halis

    üstad ellerine sağlık vallahi süper olmuş 🙂 dizüstü edebiyat serisinde kitap olabilir diye düşünüyorum 🙂

  4. Bünyamin Akçay

    Sanal edebiyatın gözüne vurmuşsun be azizim.
    Canerin eline kalem kağıt verin kırkdeğirmen destanını baştan yazar. Ama vermeyin .

  5. Burak

    3.bölüm bitiyorsa havada kalmış,bitmiyorsa tubi kontinyu yu yapıştır azizim. Ben kendi şahsi fikrimle bekliyorum devamını. 🙂
    -Burak (Merak ve sevgi ile gönderildi.)

  6. Beraat

    Üşünmeyip adam planlamış yapmış helal olsun be 🙂 Elimde olsa 126 değil 336 layk yaparım abi. Eline koluna sağlık süper olmuş. Devamını bekliyoruz.
    Ayrıca son laf süperdi “iKmet. Android cihazdan gönderildi” 😀 😀 😀

  7. Furkan

    Caner Abi Ne Güzel Yazılar yazıyosun ya 😀 Yaşım 13 olduğu halde hergün bakıyorum yeni yazı varmı diye 😀

  8. Uğur Sağlam

    Çok uzun olmuş ya uzun süre ekrandan yazı okumak hoşuma gitmiyor 🙂 İnşallah okumaya çalışırım 🙂

  9. Yusuf Hasbal

    Abi yine yapacağını yapmışsın. Senin gibi muhteşem bir blog yazarı tanımıyorum. 🙂

  10. Caner
    Yazar

    Beğenmenize sevindim arkadaşlar 🙂 Bir Pazar gününün mahsülü kendileri, evet sonu biraz aceleye geldi ve devam etsin mi etmesin mi bilemediğim için sonuna “to bi kontinüyüd” eklemedim.

    Kısmet diyelim 🙂

  11. Muhammet

    Caner iyi güzel yazıyorsun da, sence de biraz Apple düşmanı gibi davranmıyor musun? Yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım. Apple Fanboyu değilim ama adamlar hakkaten sağlam yazılım yapıyorlar. (Bkz. Mac Os X) (Bkz. iOS)
    Şu an mobil aygıt alacak olsam bu Android olurdu, iPhone almazdım. Ama alacak olsam havası için değil, uygulama zenginliği ve yazılımından dolayı alırdım. Demek istediğim, iyi niyetle alan iPhone kullanıcıları da vardır belki!?
    Neyse lafı uzatmayayım, birtakım teknoloji sitelerinde de durum böyle. Apple’ı övüp Google’ı yerenler, Google’ı övüp Apple’ı yerenler, Nokia fanları, Nokia düşmanları, Linux severler, Windows severler vs… Sizce de rahatsız edici değil mi biraz?

  12. musti

    Şu her şeye “beğenmedim” butonuna basan bit yavrusu seni bulacam !
    Bir şey olacağı yok ama…adam basıyo

Uyarı: Yorumlarda link kullanmayınız. Link içeren yorumlar otomatik olarak spam kabul edilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir