Uzun zaman sonra geçirdiğim çok güzel bir günün ardından

Yukarıda gördüğünüz fotoğrafı, harika geçen bir günün ardından az önce eve dönüş yolunda çektim (İzmitli arkadaşlarımız Yürüyüş Yolunu hemen tanıyacaklardır). Gerçekten, en son ne zaman bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. Bir süredir ofisimizde Alex ve Natalie isimli iki yabancı arkadaşı misafir ediyoruz, birkaç hafta bizimle çalışıp bazı grafik tasarım işlerinde bize yardımcı olacaklar. Kendileriyle bu haftasonu sinemaya gitmek üzere sözleşmiştik. İngilizceye temel düzeyde hakim olmama rağmen konuşurken zaman zaman zorlanıyorum, yani Cem Yılmaz’ın dediği gibi gönül çağlamak istiyor ama dil çaresiz kalıyor. İşin aslı bunun iletişim konusunda problem oluşturabileceğini düşünüyordum ve fakat bugün kendimi politikadan sinemaya, baharatlardan yerel kültürlere kadar pek çok farklı konu hakkında sohbet ettiğimiz bir ortamda buldum.

Alex ve Natalie buraya Ukrayna’dan geldiler ve evet an itibariyle ülkelerinde yaşanan karışıklık için endişe duyuyorlar. Bunun haricinde eğlenceli ve en az biz Türkler kadar sıcakkanlı insanlar. Sinemaya gitmek için sözleşmiştik fakat izleyebileceğimiz adam gibi bir film bulamadığımız için gezmeye karar verdik. İyiki de öyle olmuş zira sinemada geçireceğimizden çok daha güzel vakit geçirme şansımız oldu.

alex-natalie

Önce bizim arkadaşlarla aramızda “Çok doyuran abi” diye tabir ettiğimiz bir restorana gittik, restoran dediysem şu pahalı lüks mekanlardan biri değil, mütevazi, bizden bir yer yani. Kendisine çok doyuran diyoruz çünkü bu restoranın huyunu bilmeyen biri, özellikle kalabalık gidilen bir yemek sırasında ikram edilen mezeleri, hayvan gibi büyük tandır lavaşını falan görünce yemek boyunca “Aha sıçtık… Bunun üzerine cüzdanı bırakıp çıkarız artık.” diye düşünebilir, biz ilk seferinde öyle düşünmüştük çünkü. Yani ana yemekleri yemeyip sadece salata çeşitleriyle, kısırla, ezmeyle, turşu ve soğan yahnisi gibi masayı tıka basa dolduran diğer bilimum mezelerle bile karnınızı doyurabilirsiniz, o derece. Herkesin önündeki küçük tabaktan yemek yediği bir yerden gelen insanlar için bunun nasıl bir şey olduğunu az buçuk tahmin edebilirsiniz. Zaten yemek sırasında masanın fotoğraflarını çekip memleketteki aileleriyle paylaşmayı ihmal etmediler.

Şimdi siz bugün tutup Ukrayna’ya gitseniz oranın kendine özgü, yerel yemeklerinden tatmak istemez misiniz? İşte bu düşünceden hareketle arkadaşlara çiğköfte yedirmeye karar verdik. Evet, bildiğimiz çiğköfte. Gerçi çiğköftenin ne demek olduğunu, isminin nerden geldiğini falan anlatmaya çalışırken baya bir takla atmak zorunda kaldık. Yani beni yürüyüş yolunda yürürken bir yandan da elemana şunu anlatmaya çalışırken hayal edin: “Alex, ‘köfte’ means meatball in Turkish. Also ‘çiğ’ means uncooked. So çiğköfte means ‘uncooked meatballs’ but actually it’s not making with meat…“. Elemanın devreleri yandı tabi, gerçi bilmediğim bir ülkede birileri bana pişmemiş etten yapılan ve fakat et içermeyen bir çeşit köfte yedirmeye çalışsaydı eminim benim de devrelerim yanardı. Neyse çiğköfteyi denediler ve tahmin edebileceğiniz üzere çok beğendiler. Bu arada kebap olayının yabancılar için ne kadar cezbedici bir şey olduğunu biliyorsunuz, hatta esasen vejeteryan olan Natalie’nin ayıptır söylemesi tavuk şişleri ve ızgara kanatları gömdükten sonra “Sanırım Türk kebapları vejeteryanlar için kötü bir şey değil” demişliği bile var. Harbiden, Mek Danılslara, Börgır King’lere özeniyoruz fakat vejeteryanları bile davalarından döndürme potansiyeli bulunan böylesine zengin bir mutfağa sahip olduğumuz için çok şanslıyız. Bu arkadaşlar Tayland’a falan da gitmişler ancak bizim haricimizdeki diğer ülkelerde bilmedikleri bir şeyi tereddüt etmeden yiyemiyorlarmış. Ha bu arada bulgur ve acuka (acıka) gibi bir çok kelimenin Rusça’da da aynı anlamlarda kullanıldığını öğrendim.

Bugün bana son derece ilginç gelen başka bir şey daha öğrendim. Yürüyüş yolunda bir kestanecinin önünden geçerken –onlar da kestaneye “keştane” diyorlarmış– denesinler diye biraz tadımlık aldık. Onların memleketlerinde her yerde kestane ağacı varmış, hatta geldikleri şehrin simgesi kestaneymiş ve fakat bu mereti pişirip yemek daha önce hiç akıllarına gelmemiş, yerlere dökülen zirilyonlarca kestaneyi taş misali öylece sağa sola fırlatıp duruyorlarmış. Bizim kestane kebapları tadınca resmen akılları çıktı, bu kadar lezzetli bir şey olabileceğine ihtimal vermiyorlarmış. İlginç değil mi? Yani ne bileyim, bizde bu tür bir durum olsa çocuklar sokakta oynarken en azından merak edip bir tanesinin tadına bakarlar, yaparlar yani, benim küçükken kavak ağacı kabuğu denemişliğim bile var hatta. Baya böyle kavak ağacının gövdesinden bir parça koparıp tadına bakmıştım.

Sahili boylu boyunca dolaştıktan sonra oturup çay içebileceğimiz bir yerler ararken, söz dönüp dolaşıp bir vesile İngilizce aramak, bakınmak anlamına gelen “seeking” (*) den açıldı. Neden bilmiyorum bazı İngilizce kelimelerin telaffuzlarının Türkçe’de çok sakıncalı anlamlara geldiğini ifade etme ihtiyacı hissettim. Yani ben bunu söylerken esasen “Hıı tamam bunu öğrendiğim iyi oldu, İngilizce bilmeyen Türklerin olduğu ortamlarda konuşurken bu kelimeler aklımda olsun yok yere dayak yemeyeyim” türü bir “Tamamdır, tembihlendim ben” tepkisi bekliyordum ve fakat onlar “Oh okay! I’m seeeking. Just seeeeeking for someone… Seeeeeking is good” türü cümle kombolarıyla bizi şoke etmeyi tercih ettiler. Cumartesi akşamı İzmit sahilinde gülmekten kırılan, karınlarını tutup kendilerini yerlere atan üç Türk ile durmadan “Seeeking” içerikli cümleler kuran iki yabancıya rastladıysanız bilin ki onlar bizdik. En son ne zaman bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum yeminle.

Gecenin cilası bize daha önce bizim kadar iyi insanlara, iyi bir takıma rastlamadıklarını söylemeleri oldu. Aslında biz, hepimizin yani biz Türklerin her zaman yaptığı gibi misafirlerimizi ağırladık ve fakat onlar daha önce kendi ülkeleri dahil hiçbir yerde bu tarz bir yaklaşımla karşılaşmadıkları için bundan çok etkilendiklerini söylediler. İşin aslı bu durum çok hoşuma gitti, bizlere Türk misafirperverliği gibi bir özellik kazandırdığı için kültürümüzle bir kez daha gurur duymamı sağladı.

Kısmet olursa ilerleyen zamanlarda, belki havalar biraz daha ısındığında yine buna benzer bir etkinlik daha düzenleyebiliriz. Belki bu sefer İstanbul’a gideriz. Böyle bir kadroyla gayet sıradan gibi görünen ve fakat son derece eğlenceli bir gün geçirmek isterseniz sizi de bekleriz.

Facebook Yorumları

6 Yorum

  1. Çağrı Mustafa ALKAN

    Yürüyüş Yolu’nu özlemişim hakikaten. Harika bir gün olmuş ve düşün ki okurken o kadar gülümsedim, yaşasam nasıl olurdu 🙂 İstanbul olursa ben de katılmak isterim 🙂

  2. Muhammet

    Vay be. Okurken bile oradaymış gibi hissettim, mutlu oldum. Senin adına sevindim Caner. Ayrıca ecnebilere Türk mutfağı ve Türk misafirliğini en güzel biçimde sergilediğin için teşekkür ederim. 🙂

  3. Tuğba

    gerçi bilmediğim bir ülkede birileri bana pişmemiş etten yapılan ve fakat et içermeyen bir çeşit köfte yedirmeye çalışsaydı eminim benim de devrelerim yanardı

    Tam çayımı yudumluyordum ki bu an aklımda canlandı 😀

  4. Muhammet

    Kelimenin tam anlamıyla okurken yaşadım ve okumaktan son derece zevk aldığım ender yazılardan birisiydi. Elbette böylesi güzel bir anını bizimle paylaştığın için teşekkür ederim! 😉

  5. ahmettatar

    Herkes okurken yaşamış ben de iki Ukraynalı’nın hangi grafik projesi için tee ordan buraya geldiklerini merak edip durdum.. Nedir Caner o proje vallaha çatlayacağım meraktan..:))

Uyarı: Yorumlarda link kullanmayınız. Link içeren yorumlar otomatik olarak spam kabul edilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir