10,119 yorum yapıldı
RSS Aboneliği
Friendfeed
Youtube
E-posta

Makaleler

Gerçekten “uyanmaya” hazır mısın? (Illuminati Gerçeği: Bölüm-1)

Yazar: | 12 Eylül 2011 Pazartesi 8:41


Yeni Dünya Düzeni yani New World Order, Illuminati, Siyonizm, Masonluk, Deccal… Son zamanlarda çoğumuz bu gibi tabirlerli sıkça işitmeye başladık. Kısa bir süre önce ben de bu mevzulara “Müzik sektörü şeytana mı hizmet ediyor?” başlıklı yazımla inceden bir giriş yapmıştım, şimdi biraz daha derinlere inmenin zamanının geldiğini düşünüyorum.

Kırmızı hapı seçmeye hazırsanız başlayalım.

Yaşamakta olduğumuz memlekette bazı tesirli akımlar müşade ediliyor. Bunlar, edebiyatımızda, eğlencelerimizde ve sosyal hareketlerimizde göze batan bir bozulmaya sebep oluyorlar. İş hayatı ise alışılagelen eski emniyetini kaybediyor, velhasıl, her sahadaki benimsenmiş ölçülerde düşüş kaydediliyor.”

“İnsanlar etraflarında dönen tesirlerin membaını teşhis etmesini öğrenirlerse bu kafidir. Duçar olduğumuz halin; tabii bir dejenerasyon değil de evvelden hesaplanmış bir tahrip olduğunu Amerikan Halkı anladığı an kurtulmuş demektir.”

Henry Ford – “Beynelmilel Yahudi” kitabından 1 yıl sonra, 1922′de yayınlanan “Hayatım ve Eserim” adlı kitabından

Az buçuk kafası çalışan, düşünen ve araştıran insanlar biliyorlar ki dünya insanlığı, içerisinde; yozlaştırılma, ahlaksızlaştırılma, manevi değerlerden arındırılma gibi daha bir çok amaç barındıran sinsi bir planın hedefinde. Peki soru şu: Kim, hangi amaca hizmetle böyle bir plan kurmuş olabilir? İnsanları yozlaştırmak, onları ahlaki ve manevi değerlerinden uzaklaştırmak kimin işine gelebilir? Popüler düşünce bu soruya Illuminati isimli şeytana taptığı söylenen gizli bir örgüt cevabı veriyor, hem de bugün her on kişiden sekizinin ismini bildiği, filmlere konu olan bir örgütün ne kadar gizli olduğunu hesaba katmadan.

Peki bu gerçek mi?

Yıllarca “cadı bu” diye insanları yakan, cennetten tapu satan kilisenin bu ve benzeri abuk subuk uygulamalarına isyan eden bir grup bilim adamı, 1700′lü yıllarda toplanarak “aydınlanma” anlamına gelen Illuminati isimli gizli bir örgüt kuruyor.

Öncelikli amaçları bilimin ışığında ilerlemek ve o zamana kadar söylenmeyenleri söyleyerek insanları kilisenin akıl dışı uygulamalarına karşı aydınlatmak iken bir süre sonra ne oluyorsa oluyor ve bu vatandaşların şeytana tapan kafirler oldukları söylenmeye başlıyor. Bu söylentilerin mimarı elbette tahrif edilmiş kutsal kitaplarındaki sözleri işlerine geldiği gibi yorumlayan ve bu sözlere karşı çıkan herkese anında “kafir bu, şeytana tapıyor” yaftasını yapıştıran kilise. Galileo gibi bilim adamlarını dünya yuvarlaktır dedikleri için yargılayan, maneviyatla uğraşmayı bırakıp siyaset arenasında kendi katı kurallarıyla sonuna kadar varlık gösteren ve hatta savaş başlatma gücüne sahip olan kilise.

Illuminati Tanrı’nın kilise aracılığıyla yaptırdıklarına kırılıp “madem öyle biz de gider şeytanla anlaşma imzalarız” demiyor, adamlar, her türlü bilimsel aktivitenin önüne dini bahane ederek taş koyan, insanları hurafe manyağı yapan yozlaşmış kiliseye isyan ediyor ve bu kilisenin kendi çıkarlarına göre yorumladığı Tanrı figürünün varlığına inanmayı reddediyor. E peki Tanrı’yı yok sayan bir zihniyetin şeytanın var olduğuna inandığını söylemek nasıl bir mantığın ürünü?

Kilise kendisi için tehdit oluşturan bu “kafir” örgütün şeytana hizmet ettiği düşüncesini öyle bir yerleşik hale getiriyor ki, gelecek bir kaç yüzyılın en popüler kötü amaçlara hizmet eden gizli örgütü, kirli işlerin maşası ve günah keçisi adayı Illuminati oluyor. Belki de adamlar gerçekten zamanla abuk subuk eylemlere girişmişlerdir bilemiyoruz ama sonuç olarak insanlık vuku bulan büyük ve kötü olaylar için suçlayacak nur topu gibi bir gizemli kötü güç sahibi oluyor.

Zaman geçiyor, dünya küçülüyor. İletişim hızlanmaya, eğitimli insanlar çoğalmaya başlıyor, her söylenene inanan insanlar azalıp sorgulayan insanlar artmaya başladıkça dünya daha zor yönetilen bir yer halini almaya başlıyor. Bu durum taleplerin ve haliyle dengelerin değişmesine neden olurken dünya daha önce görmediği büyüklükte savaşlar ve yıkımlarla tanışıyor. Derken tarih sahnesi Hitler isimli dediğim dedik bir diktatöre merhaba diyor. Kim veya kimler tarafından desteklendiği, hangi güçlerce finanse edildiği sorgulanmamış olan bu adamın gözleri saf ırk düşüncesiyle o kadar boyanmış oluyor ki, bu amaca hizmetle zavallı Yahudi’leri katlederken dünya insanlığına aslında ne kadar büyük bir kötülük miras bıraktığını fark etmiyor bile.

Sen benim cenk topuzum ve harp silahımsın, seninle milletleri kıracağım ve seninle ülkeler helak edeceğim … Ve seninle erkeği ve kadını kıracağım, ve seninle kocamış adamı ve genci kıracağım, ve seninle genç adamı ve ere varmamış kadını kıracağım. Ve seninle çobanı ve sürüsünü kıracağım, ve seninle çiftçiyi ve çiftini kıracağım. Ve seninle valileri ve kaymakamları kıracağım

Tevrat, Yeremya Kitabı, Bab: 51 Cümle: 20-23

Yazinin devamini okuyun »

Adobe Bridge CS5 ile çok sayfalı (multipage) PDF dökümanlar oluşturun

Yazar: | 6 Eylül 2011 Salı 17:38


Photoshop ile çalışırken dosyaları PDF olarak kaydetmek sorun değil ancak eğer çok sayfalı PDF dökümanlar oluşturmak istiyorsanız (yanılmıyorsam CS5 itibariyle) bu iş için farklı çözümlere başvurmanız gerekiyor.

Piyasada “PDF Creator” gibi isimlerle anılan bir çok ücretli ve ücretsiz uygulama var, ancak eğer bilgisayarınızın fanı ömrünün yarısını halihazırdaki Adobe programlarına hizmet etmek için harcıyorsa (benimki gibi) muhtemelen Adobe Bridge’e de sahipsinizdir ve bu iş için farklı bir program kullanmanıza gerek yok.

Ne yalan söyleyeyim, tanıştığım günden beri Adobe Bridge’in diskte boşuna yer işgal eden gereksiz bir uygulama olduğunu düşünmüşümdür. Hatta kırk yılda bir yanlışlıkla başlat menüsündeki simgesine tıklamasam arayüzünün neye benzediğini bile hatırlamam. Ne varki olay öyle değilmiş, enteresan bir şekilde bu uygulamanın işe yaradığı zamanlar da oluyormuş.

Gelelim Adobe Bridge CS5 ile çok sayfalı PDF dökümanlar oluşturmaya. Bu bir kaç adımda halledebileceğiniz oldukça kolay bir işlem. Yapmanız gereken ilk şey daha önce oluşturduğunuz ve PDF haline getirmek istediğiniz çok katmanlı vektörel (PSD, TIF vb.) veya tek katmanlı resim (JPEG, BMP vb.) dosyalarınızı bir klasörde toplamak.

Vektörel dosyalar amacına uygun PDF dökümanlar hazırlamak için idealdir, bu dosyalar ile oluşturulan dökümanlara zoom yapıldığında neredeyse kalite kaybı yaşanmaz ancak tek katmanlı resim dosyalarına istinaden elde edeceğiniz çıktının boyutu daha büyük olur. Yazinin devamini okuyun »

Müzik sektörü şeytana mı hizmet ediyor?

Yazar: | 9 Ağustos 2011 Salı 4:01

Son zamanlarda müzik endüstrisindeki aşırı yozlaşma üzerine çeşitli konuları inceliyorum. Ezelinden beri yerli ve yabancı kliplerde topluma empoze edilmeye çalışılan lüks, şehvet ve para düşkünlüğünü irdeler, insanların bu tür görüntüleri neden yadırgamadıklarını, niçin olduğu gibi kabul ettiklerini merak eder dururum. Yani düşünsenize son derece küfürlü, sert sözler içeren bir rap şarkısının çıplak kızlarla dolu klibini hangi toplumda yaşıyor olursanız olun oturup ailenizle birlikte izleyemezsiniz. Ne var ki bütün ulusal televizyon kanallarında bu tür klipler sıradan hayatın bir parçasıymış gibi yayınlanır.

Yukarıdaki görsele gelince; bildiğiniz üzere Sertap Erener 2003 yılında Every Way That I Can parçasıyla Eurovision birinciliği kazandı, bu görsel de parçanın final sahnesinde sergilenen kareografiye ait. Bu karede dikkatinizi çeken bir şey var mı?

Bu kareografide, Amerikan Dolarının üzerinde de yer alan “her şeyi gören göz” ikonuna benzeyen bir şekil oluşturulmuş. Bu ikonun genellikle Masonlar ve İlluminati isimli, şeytana hizmet ettiği söylenen gizli bir örgüt tarafından haberleşmek ve insanların bilinçaltına çeşitli mesajlar iletmek için kullanıldığı iddia ediliyor (bkz. subliminal mesajlar). Not: Masonluk, siyonizm, satanizm ve İlluminati bugün tamamen birbirine karışmış, akıl karıştırıcı kavramlar ve hepsi bambaşka birer araştırma konusu, biz şimdilik bu yazının var olmasına neden olan İlluminati örgütünden ve onun müzik sektörü üzerindeki etkilerinden bahsedeceğiz.

Rihanna’nın Umbrella isimli parçasının klibinin bir bölümünde ekrana çok kısa bir süre boyunca aşağıdaki görüntü yansıyor:

Bu sahnenin şeytanı tasvir etmek üzere kasıtlı olarak düzenlendiği ve üstbilinç ile algılanamayacak bir süre gösterilerek insanların bilinçaltına mesaj göndermek için kullanıldığı savunuluyor. Lenon Honor isimli vatandaşın bu kare ile ilgili detaylı analizini şu bağlantı aracılığıyla izleyebilirsiniz.

Her şeyi gören göz‘e dönecek olursak; Amerikan müzik endüstrisinin ürünü olan hemen her beş klipten en az bir tanesinde bu temsile açık veya üstü kapalı biçimde yer veriliyor. Bununla İlluminati’nin varlığının veya eylemlerinin tam anlamıyla gerçek olduğu sonucuna varamasak da, buna dayanarak müzik sektöründe biz sıradan insanların algılayamadığı gizli kapaklı bir şeyler döndüğünü sanırım rahatlıkla söyleyebiliriz. Yazinin devamini okuyun »

Otomatik Mouse Tıklama Yazılımı Türkçe (Auto mouse click software)

Yazar: | 29 Kasım 2010 Pazartesi 23:29


Sevgili okurlar, bu güzide programın tanıtımına geçmeden önce şu klasik mantığı bir kere daha hatırlamakta fayda görüyorum; bıçak ile ekmek kesilebildiği gibi adam da öldürülebiliyor. Buna rağmen kimse tutup “bıçak adam öldürüyor o yüzden ben ekmeğimi yontma taş ile keseceğim” demiyor değil mi? Diyorsa da o onun kendi manyaklığı.

Neden böyle bir giriş yapma ihtiyacı hissettiğimi soracak olursanız; azizim bildiğiniz üzere bu tür otomatik tıklama yazılımları genellikle kötü niyetli kimseler tarafından üçkağıt amaçlı işler çevirmek için kullanılıyor. Hırsıza yol göstermek gibi olmasın ama; sitelerdeki reklamlara tıklamak, efendime söyleyeyim mouse hareket ve tıklamalarını algılayıp ona göre ödeme yapan ağları dolandırmak gibi pek çok illegal kullanım alanı var. Bizler, yani sevgi, dostluk, kardeşlik ve Yemekteyiz programının ekranlara veda edebilme ihtimaline gönül vermiş kimseler ise olaya tamamen legal yaklaşıyoruz. Bizim olayımız böyle bir program sayesinde zamandan ve emekten nasıl tasarruf edebileceğimiz üzerine.

Bu program aslında gerekli durumlarda kullanıcısına şahane faydalar sağlayabiliyor. Mesela elinizde bir düzineden fazla Word dosyası olduğunu düşünün. Hepsinin açılıp, aynı bir dizi işleme tabi tutulup kaydedilmesi gerekiyor. Veya o tamamen zaman kaybı online çiflik oyunlarına bir şekilde yakanızı kaptırdığınızı düşünün. Şayet elinizde tüm işlemleri otomatik olarak yapan bir program olsaydı ve o tanımladığınız işlemleri gerçekleştirirken siz Eurosport’da İngiltere körling müsabakalarını izleseydiniz hoş olmaz mıydı? Aslında olmayabilirdi zira körling gerçekten çok salakça bir sportif aktivite, televizyonda vakit öldürme önerimi “futbol” ile değiştirmek istiyorum. Yazinin devamini okuyun »

Başarılı bir blog sahibi olmanın altın kuralları

Yazar: | 15 Eylül 2010 Çarşamba 23:26


Blog tutmanın aslında dışarıdan göründüğü kadar basit bir olay olmadığını 1,5 seneden uzun süredir blog yazan biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim. Her şeyden önce tahmin edilenden fazla emek, itina ve zaman isteyen bir hobi. “Hobi” diyorum çünkü bugün her ne kadar “haber blogu, topluluk blogu” gibi onlarca kategoriye ayrılmış olsa da, esas varoluş amacı internete kişisel dokunuş gibi bir düşünceye dayanıyor.

Şayet bu yazıyı bir blog sahibi olarak okumaya başladıysanız, aşağıdaki önerilere geçmeden önce bir kere daha düşünmenizi tavsiye ediyorum. Neticede “başarı” bu tür konularda oldukça görecelidir. Çoğunluk tarafından “başarılı” (veya göz önünde diyelim) kabul edilen blog yazarlarının tavsiyeleri ve kendi tecrübelerime dayandırarak derlediğim bu öneriler, sizi bu işe popüler kaygılar eşliğinde yaklaşmaya teşvik edecek. Şayet kendi halinde, sadece içini dökmek için yazan biriyseniz bu işi raconuna göre yapıyorsunuz demektir ve kesinlikle bu tür tavsiyelere ihtiyacınız yok, bildiğiniz yoldan şaşmayın derim.

Diğer gruba gelecek olursak; siz popüler olmak, daha fazla kişi tarafından okunmak veya belki de sadece egonuzu tatmin etmek istiyorsunuz ve aşağıdaki öneriler tam da sizin için. Gerçi bu tip önerilerin hepsi böyle düşünenler için hazırlanır ama kimse benim yaptığım gibi açıkca ifade etmez, onların anahtar kelimesi “başarılı” dır :)

Sözü daha fazla uzatmadan altın kurallarımıza geçelim.

Amacınızı iyi belirleyin
Şayet iki üç ay sonra can sıkıcı bir heves kırıklığına uğramak istemiyorsanız “benim bir blogum var” demeden önce bir kere daha düşünün. Eğer kısa zamanda para kazanmak veya hit elde etmek gibi her on kişiden dokuzunun sahip olduğu bir amaç güdüyorsanız yanlış yoldasınız. Amacına uygun bir blog size en azından belirli bir süre para kazandırmaz. (Ç)alıntı içeriklerin bol bol paylaşıldığı, vur-kaç mantığına dayalı alelade bir forum/dle sitesi bile size bu istediklerinizi çok daha kısa sürede sağlayacaktır.

Özgün olun
Özgünlük, hem insanların sizi neden okumak isteyeceği sorusuna cevap verir hem de akılda kalıcı bir tablo çizmenize yardımcı olur. Eğer zaten her yerde ve sürekli bahsedilen konuları papağan gibi tekrarlıyorsanız kendiniz ve Facebook sayfanızı sizin zorunuzla beğenen bir kaç arkadaşınızdan başka pek fazla kişiye hitap edemezsiniz. Evet, blogunuz günlüğünüzdür ve her gün bahsedilmeye değer, rengarenk olaylar yaşamıyor olabilirsiniz, fakat önemli olan yaşadığınız/gözlemlediğiniz sıradan olayları bile okunmaya değer biçimde ifade etmenizdir. Ayrıca internette (özellikle Türkçeye çevrilmemiş kaynaklarda) sizin cümlelerinizle ifade edilmeyi bekleyen milyonlarca ilgi çekici olay olduğunu unutmayın.

İstikrarınızı ve hevesinizi koruyun
İstikrar hayatın her kademesinde olduğu gibi blog yazarlığı konusunda da başarının yapı taşlarından biridir. Blog küre her gün mantar gibi çoğalan blogların istilası altında olsa da sadece bir elin parmakları kadarı “başarılı bloglar” arasında yer alır. Göz önündeki blogları inceleyecek olursanız hepsinin ortak noktasının en az bir kaç senedir yayında olmak olduğunu görürsünüz. Bu durum hevesinizi kırmasın çünkü bu süre üsluba, amaca ve yazar(lar)a göre değişir. Yazinin devamini okuyun »

W3C XHTML/Strict standartları ve uygun yeni pencere linki oluşturmak

Yazar: | 8 Eylül 2010 Çarşamba 23:32


Egonomik için yeni bir tema tasarlamayı düşünüyordum, bu düşüncemin altında kullanıcılardan gelen isteğin yanında (ki bu isteğin şimdilik yersiz olduğu kanaatine vardık) bir de şu anki temanın XHTML/Strict DTD (Document Type Defination) standartlarına uymuyor olması yatıyordu. Aslında bu standartlara şimdiye kadar çok fazla itibar göstermiyordum, gerçi Google’ın bile uygunluk testinden geçemediğini düşününce hala da pek önemsediğim söylenemez, ancak ne varki iyi bir tasarımcı olarak anılmak istiyorsanız çağa ayak uydurmanız ve oyunu kurallarına göre oynamanız şart.

Bu standartları belirleyen vatandaşlar iyi hoş bir çok güzellik yapmışlar ancak bazı konularda akıllarından tam olarak ne geçtiğini tahmin etmek zor. Ben özellikle sıklıkla ve severek kullandığımız target=”_blank” ifadesini kaldırmış olmalarına ifrit oldum. Bazı kaynaklara göre bu ifadenin tarayıcının ileri/geri fonksiyonlarını devre dışı bırakması kullanıcıyı zor durumda bırakıyormuş, haliyle standartlar arasında yer alması pek mantıklı değilmiş. Yani eğer kullanıcı o linki yeni bir pencerede açmak istiyorsa bunu kendi iradesiyle yapmalıymış. Evet bu aslında bir yere kadar doğru bir düşünce fakat hal vaziyet bu diye site sahibinin suçu ne? Yani tarayıcı ve internet kullanımına tam anlamıyla vakıf olmayan, “Tebrikler 100.000 TL Kazandınız!” türü reklamlara bile tıklayan ziyaretçiyi (anneler/babalar/dayılar), hiç hazzetmediği fakat yine de bağlantı vermek zorunda kaldığı siteye yönlendirirken (örn: Mynet) kaybedecek olması tartışılır bir durum değil mi? Hayır gidip popup açtıran kodlar için aynı yorumu yapsalar amenna ama bu olayın bana göre anlaşılabilir bir tarafı yok. Neticede ortada standartlara uygun sabit bir alternatif olmamasına rağmen siz dilediğiniz zaman javascript yardımıyla yeni bir pencere açtırabiliyor ve uygunluk testinden rahatlıkla geçebiliyorsunuz. Yani eğer o an kullanacağınız linkin SEO’ya uygun olup olmaması önemli değilse ve kulağınızı biraz uzun yoldan tutmaya razıysanız aşağıdaki gibi bir kod işinizi rahatlıkla görüyor:

1
<a href="javascript:void(0);" onclick="window.open('http://www.google.com/');">Google Aç</a>

Yazinin devamini okuyun »

Batılılar, Türkleri karalama kampanyaları ve anti-semitizm

Yazar: | 13 Haziran 2010 Pazar 17:44


Aklı başında hiç bir Türk’ün Yahudi düşmanlığı (anti-semitist) yaptığını sanmıyorum. Yine az buçuk kafası çalışan, mantıklı her insan bilir ki Türklerin tepkisinin odağında Yahudiler değil, Ortadoğu’nun yaramaz çocuğu Siyonist İsrail devleti var. Uzun saçlı sakallı Yahudiler bile bu işgalci oluşuma karşı eylem halindeyken, bizim sonuna kadar haklı olduğumuz bir davada tepkimizi dile getirmemiz bazılarının canını sıkmış anlaşılan.

Batı yine her zaman yaptığını yapıyor ve olayları çarpıtarak bel altına çalışıyor. Yukarıdaki resim şu sitede “TURKISH DELIGHT (IN ANTI-SEMITISM)” (Yahudi Düşmanlığı içinde Türk Lokumu) başlığıyla yayınlanan bir yazının görseli. Vitrininden Arap menşeili olduğu anlaşılan bir dükkanın camına “Köpekler ve İsrailliler giremez” yazılı bir kağıt asılmış, bu gerizekalılar da dükkanın Türklere ait olduğunu söylüyor ve sanki tüm Türkiye’de atmosferin böyle olduğunu ima ediyorlar. Nedir işte Türkler eşittir fes, deve, pala ve Yahudi düşmanlığı…

Bizim fes takmadığımızı da, Arap alfabesi kullanmadığımızı da biliyorlar aslında, çamur at izi kalsın hesabı…

Konunun özüne inecek olursak; İsrail sahibi olmadığı toprakları bundan 60 yıl önce işgal ediyor, her gün bir parçasını satın alıyor, topla tüfekle zorbalıkla virüs gibi yayılıyor ve aslında Araplara ait olan topraklarda ne idüğü belirsiz, piç bir devlet kuruyor (İsrail devletinin kurulduğu günden bugüne kadarki haritalarını evre evre inceleyin). Bu hareketlerini Yahudilikle bağdaştırmak cahillik olur çünkü inançlı Yahudiler zaten kendi ağızlarıyla “Tanrı bizim bir devlet kurmamızı yasaklamıştır” diyor. Konu “vaadedilmiş topraklara” ve siyonizme dayanıyor. Yazinin devamini okuyun »

Siteyi cPanel’in backup özelliğiyle başka bir sunucuya transfer etmek

Yazar: | 3 Haziran 2010 Perşembe 22:09


cPanel bana göre en yetenekli ve kaprissiz site kontrol panellerinden biri. Hatta ben şahsen bir sunucuda ilk önce cPanel olup olmadığına bakanlardanım. Tabi ki konumuz scriptin bir kontrol paneli olarak ne kadar maharetli olduğu değil. Son zamanlarda bu konuda çok fazla soru gelmeye başladığı için böyle bir yazı hazırlama ihtiyacı duydum (enteresan bir şekilde backup özelliği halihazırda kullanılıyor olmasına rağmen bu özelliği site taşımak için kullanmak pek akla gelmiyor). Başlangıç seviyesine hitap eden bu yazımızda; elinde cPanel gibi bir altın bilezik bulunanların herhangi bir vesileyle sitelerini başka bir sunucuya taşımak istediklerinde, bu panelden nasıl faydalanabileceklerinden ve dolayısıyla zamandan, uğraştan nasıl tasarruf edebileceklerinden bahsedeceğim.

Bir çoklarına göre site transfer etmek, sitedeki tüm dosyaları FTP kanalıyla bilgisayara indirip yeni sunucuya yüklemek ve dolayısıyla saatlerce, hatta belki günlerce uğraşmak anlamına geliyor. Hele ki bir de sitenin boyutu GB olarak anılmaya başlanmışsa Allah kolaylıklar versin…

Oysa cPanel, kullanıcıyı tüm bu külfetlerden kurtaracak güzide bir yedekleme (backup) hizmetine sahip. Sisteme aşina olanlar zaten bu hizmeti lokal yedekler almak için kullanıyorlar, bununla birlikte dilendiği taktirde tüm site tek bir dosya halinde sıkıştırılıp (backup-03.06.2010_18-54-05_egonomik.tar.gz gibi) başka bir sunucuya gönderilebiliyor. İşte biz de tüm siteyi belki de dakikalar içerisinde başka bir sunucuya transfer etmek için bu özellikten faydalanacağız. Yazinin devamini okuyun »

Google Code Search ile aradığınız koda ulaşın

Yazar: | 20 Mayıs 2010 Perşembe 10:10

Bu konu güncelliğini yitirmiştir. İçerdiği bilgi ve adresler geçersizdir.

Google Code Search, internet alemini ofisinin arka bahçesi olarak gören Google’ın pek bilinmeyen hizmetlerinden bir tanesi. Aslında Google laboratuarlarının su yüzüne çıkmamış o kadar çok hizmeti var ki, eğer “kullanıcı dostu olma” ilkelerine böyle hasta bir mantıkla bağlı olmasalardı, Options sayfası yerine şöyle adam akıllı bir “Hizmetlerimiz” sayfası yaparlardı ve insanlar böyle arkaplanda kalmış servisleri elalemden duymak zorunda kalmazdı.

Neyse Google’ı kendi hizmetlerini tanıtma konusundaki takıntılı politikası ile başbaşa bırakarak konumuza dönelim ve biraz Code Search‘den bahsedelim.

Mantık aslında oldukça basit, olay yine bildiğimiz Google’ın her zaman yaptığı arama eyleminden ibaret. Google, internet üzerinde insanların kendi sitelerinde kullandıkları betikleri yine kendi geliştirdiği bir teknoloji ile analiz ediyor, hangi dilde yazıldıklarını ve hangi lisansa tabi olduklarını öğrenip programcıya sunuyor. Örneklendirecek olursak; javascript ile yazılmış bir show/hide özelliği arıyorsunuz, Code Search’de size X kişi ile Y kişinin javascript ile bu işi kendi sitelerinde nasıl hallettiklerini gösteren bir sonuç çıkarıyor. Netice olarak dönen kodlardan en hoşunuza gideni kopyalayıp ilgili lisansın gereklerini yerine getirerek kullanıyorsunuz. Yazinin devamini okuyun »

Bu adamlardaki kafa da, bizdeki saksı mı? (İnternete şekil veren isimler)

Yazar: | 18 Şubat 2010 Perşembe 13:54


Bu resimdeki adamlar İnterneti şekillendiren, sanal dünyamıza hayat veren güzide kimselerden bazıları. Peki bu adamlara şu an sahip oldukları konum ve imkanları sağlayan, onları bizlerden farklı kılan şey nedir? Onların yapabildiği fakat bizim bir türlü beceremediğimiz, kitleler halinde peşlerinden sürüklenmemizi sağlayan, yazdıkları programlama dillerini öğrenmek için saatlerce göbek çatlatmamıza sebep olan şey nedir? Para mı? IQ seviyesi mi? Şans veya uzaylıların yardımı mı?

PHP’yi ele alalım mesela; her ne kadar bugün gruplar tarafından geliştiriliyor olsa da vakti zamanında Rasmus Lerdorf isimli tek bir amcanın oturup “ya bu html tek başına yetmiyor, şöyle kendimce bir dil geliştireyim de işim kolaylaşsın” fikri üzerine “Personal Home Page” ismiyle hayat bulmuş web tabanlı bir yazılım dili. Merak ediyorum da bu amca acaba o gün odasında tıkır tıkır bir bu mevzu üzerine uğraşırken ve eşinin “Rasmuus, kaynımlar geldi yemek yiycez hadi…” çağrılarına kulak asmazken, gün gelipte dünya çapındaki her 10 siteden en az 7′sinin bu dil kullanılarak tasarlanacağını hayal edebiliyor muydu…

En iyisi biz konunun en başına, 1989 yılına dönelim ve tüm bu mevzulara sebep olan esas oğlan kimmiş, ne yapmışta hal böyleyken böyle olmuş onu inceleyelim

Sir Tim Berners-Lee
Kendileri basitçe “dabılyu dabılyu dabılyu” kavramının mimarı. Yani World Wide Web, yani WWW. Sör Berners-Lee kafası feci biçimde çalışan bir bilgisayar profesörü. Her ne kadar o dönemler bilgiyi pek mattah biçimde sayamayan kompüterler üzerinde çalışmış olsa da HTML dili ile Web kavramını yine bu aletler vesilesiyle geliştirmiş ve zaten esas övgüyü de bu sayede hak etmiştir. Bu girişimin, bugün şu meşhur karadelik projesi ile ilgili körcahil edindiğimiz bilgilerin kaynağı olan CERN’de, 1989 yılında başladığı söylenmektedir. Yazinin devamini okuyun »