James Bond filmi Türkiye’de çekilirse
Yazar: Caner | 28 Nisan 2012 Cumartesi 1:05
Yemek + Servis + SSK varmış, bence kaçırmamak gerek.

Yemek + Servis + SSK varmış, bence kaçırmamak gerek.

Gavur oğlu gavurlar yaşamayı biliyorlar arkadaş. Bu yaz da geçtiğimiz 10 yaz olduğu gibi Ölü Deniz’e tatile gitmeyi düşünüyorum, mekan sahiplerinden önemle rica ediyorum: N’olur böyle bir şey yapın. Hani gelemesem de en azından orda böyle bir yapı olduğunu bileyim. Yazinin devamini okuyun »
Doğan Can Gündoğdu isimli üniversite öğrencisinin Batman The Dark Knight Rises filmi için hazırladığı bu ev yapımı jenerik o kadar çok beğenilmiş ki ünü Hollywood’a, Universal Stüdyolarına kadar uzanmış. Bu sayede yabancı film yapımcılarından çeşitli teklifler aldığı ve hatta bir anlaşma bile imzaladığı söyleniyor.
Konunun detaylarını bilmiyorum ama bu arkadaşta harbiden iş var, videoyu izlerken sondaki amatör animasyona kadar suratımda kocaman bir gülümseme vardı. Öyle böyle değil evde kendi imkanlarıyla çalışmış olmasına rağmen değme profesyonellere taş çıkaracak nitelikte bir video hazırlamış, tepbitler, düşünce, çekim teknikleri felan on numara. Demek Hollywood’un o yüksek teknolojisine sahip olsa neler neler yapacak kim bilir.
Gençler bomba gibi geliyor. İnanıyorum ki Türk Sinemasını zekadan arındırılmış komedi filmleri üreten şu anki pozisyonundan kurtarıp dünya arenasında söz sahibi bir yere, hem de çok kısa bir sürede getirecekler.

Kurtlar Vadisi Filistin’i izlediniz mi? Üçgen içinde “C” (veya hilal) işaretleri, gözler mözler havada uçuşuyor, daha doğrusu bu simgeler özellikle gösteriliyor. Nedir şimdi bu, üçgen içinde “C” nin bizim bilmediğimiz özel bir anlamı mı var? Veya filmi yapanlar birilerine “sizin üçgen içindeki gözünüzü çıkarır yerine hilal koyarız” gibi bir mesaj mı vermeye çalışmışlar? Aha da ben deliyim, bu da kuyuya attığım taş, buyrunuz. Yazinin devamini okuyun »

Bugün biraz kendime zaman ayırmak istedim. Her zaman yaptığım gibi gözümü açar açmaz bilgisayarın başına oturmak yerine şöyle güzel bir film izleyip kafa dağıtayım dedim. Elimin altındaki filmlere baktım, Brad Pitt ve Sean Penn’in oynadığı Tree of Life‘a (Hayat Ağacı) karar verdim. Film hakkında önceden bazı olumsuz yorumlar okumuştum fakat işin aslı bu iki adamın aynı anda kötü bir filmde oynayabileceklerine ihtimal vermemiştim. Neticede Matrix’e bile kötü diyenler vardı. Neyse sözü daha fazla uzatmadan filmi karalamaya geçmek istiyorum, daha fazla dayanamayacağım.
Filmi izledim, izledim, izledim ve izledim. Bir yerden sonra hiç bitmeyecekmiş gibi gelmeye başladı fakat sırf bu satırları yazacağım anın umuduyla, acım ne kadar büyük olursa olsun dayandım ve sonunu getirdim. Sonuç: Nefret doluyum. Kendimi aldatılmış, kandırılmış, çöp poşeti gibi kenara fırlatılmış hissediyorum. Eğer bu filmi sinemada seyretseydim 20 veya en geç 30. dakikada salonu terkedip, gişe görevlisinin yakasına yapışıp paramı geri istediğimi söylerdim. Vallahi de billahi de aynen böyle yapardım.
İçim dışım sanat oldu, kalan ömrümde muhtemelen “sanat” kelimesinden nefret edeceğim ve bunun tek sorumlusu bu film. Başlarda aklımdan “bu filmin kötü olduğunu söylemek benim harcım değil zira zaten sanat filmlerinden pek hazzeden biri değilim” gibi cümleler geçiyordu fakat ilk yarıdan sonra o kadar büyük bir ızdırapla doldum ki yapımda ve yayında emeği geçen herkese ağız dolusu küfürler etmek istiyorum. Yazinin devamini okuyun »
Son Derece Saçma Silahıyla Korkunç Derecede Yavaş Öldüren Bir Katil (The Horribly Slow Murderer with the Extremely Inefficient Weapon)
Vaktiniz varsa sonuna kadar izleyin derim. Ben çok güldüm valla
Again, again, again and again…

Aslında Türkçe’ye “Sinsi” olarak çevrilmesi gerekirken (“bizim memlekette böyle daha çok satar aga” mantığıyla sanırım) “Ruhlar Bölgesi” gibi dünyanın en klişe ismine layık görülen Insidious, son zamanlarda izlediğim en efendi korku filmiydi diyebilirim.
Etrafta koşuşturan küçük çocuklar olsun (ki başlıktaki şarkıyla ilk olarak yukarıdaki karedeki küçük çocuk vesilesiyle aynı sahnede tanışıyoruz), duvaklı ölü gelinler, aynadaki silüetler, gömme dolap – tavan arası, bebek telsizinden gelen sesler, korkunç yaşlı teyzeler, pikap – eski müzik ilişkisi ve ruhlar arasında elde fenerle dolaşmaya kadar başarısı kanıtlanmış bütün korku unsurları hem de hat trick yaptırılarak filme dahil edilmiş. Yani Insidious’a tam anlamıyla konsantre bir korku filmi diyebiliriz. Şeytanlar demonlar bile var.
Ve işte bu da filmin -uzun uğraşlar sonucu Amerika’dan getirttiğim- meşhur soundtracki: Tiny Tim – Tiptoe Through The Tulips Belki şaşıracaksınız ama bu şarkıyı söyleyen bir erkek (imiş). Evet, hem de oldukça garip bir adam. (Bkz. Tiny Tim)
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Üsküdar’a Giderken dizisinden bir kare. Bayıldım ya ![]()
“Filiz, seninle 1 saat birlikte olmak için 2000 lira veririm.”

Söze nerden başlayacağımı bilemiyorum, tam anlamıyla bir başyapıt izledim. Büyülendim, kendimden geçtim. Hayatım boyunca izlediğim ve kalan ömrümde izleyeceğim tüm filmlerin aslında ne kadar boş, ne kadar manasız olduklarını bu film sayesinde anladım.
Tabiki de saçmalıyorum, zerre hoşlanmadım filmden. Tamam etkilendiğim bölümleri oldu (özellikle final sahnesi) ama toplamına bakınca şişirilmiş bir balondan ibaret olduğunu fevkaladenin fevkinde bir gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Evet, yer yer mevzuya dalan gereksiz cinsellikten, bizim gibi sanat anlayışı gelişmemiş avam tabakasının kafasının basmayacağı “çok derin manalara” kadar Oscar alabilmek için gereken tüm unsurlar filme ustalıkla dahil edilmişti ama nerde bende o noktaları algılayacak yüksek kültür seviyesi.
Yahu ananla sorunların varsa otur konuş, “bak anne yanlış yapıyosun” de, “tamam sevdiğinden yapıyosun ama çok üstüme geliyosun, senin bu kontrol manyaklığın karakterimi bozdu, sosyopat bi kız oldum çıktım etme eyleme” de, de ki baleye insanları gözünü kırpmadan öldürecek kadar takıntılı hale gelme.
Bu Amerikalıları bazen anlamakta güçlük çekiyorum arkadaş. Filmlerine bakıyorsun birbirlerine sürekli “bunu konuşmalıyız Canıtın” derler ama bir kerecik olsun oturup konuşarak herhangi bir sorunlarını hallettikleri görülmemiştir. İlle birileri ölecek, ille birileri yaşadığı sorunları bir amaca yükleyecek o amaca da ulaşmadan rahata eremeyecek. Yahu bu adamlar o dağın zirvesine tırmanmadan, o motorsikleti tamir etmeden, o balede bir numara olmadan, yani bir şekilde önlerine gereksiz yere koydukları hedefe ulaşıp hayatlarında vuku bulan tüm kaka olaylara ve kişilere o vesileyle isyan etmeden iç dünyalarında feraha kavuşamıyorlar mı?
- Bunu konuşmalıyız Cenıfır!
- Dur maam, önce şu balede bir numara olayım o zaman problemlerim zaten kendiliğinden çözüme ulaşacak
- Medeni insanlar gibi iletişim kurmaya çalışsak? Ben seni dinlesem sen anlatsan?
- Olur mu ya, önce bi kendimi aşayım, gece alemlerine akıp uyuşturucu kullanayım, akabinde önüme gelenle seks yapayım hele ondan sonra. Başka türlü nasıl kabuğumu kırıp “özgür” kalabilirim?
- Kızım bak ben bu filmi daha önce de gördüm sonu iyi bir yere gitmiyor, gel yol yakınken konuşup anlaşalım
- Lanet olsun nefret ediyorum senden mam! Defol odamdan defoool! Get dı fak of! Sapık bale hocam nerde onu getirin bana, çok acil bale öğreniyorum ayağına mıncıklanmaya ihtiyacım var böhüühü… Yazinin devamini okuyun »

Bu gece şimdiye kadar nasıl olupta gözden kaçırdığıma anlam veremediğim 2009 yapımı bir başyapıtla tanıştım. Amerika’nın her türlü naneyi yedikten sonra dünya kamuoyunun gazını almak için hazırladığı / hazırlattığı günah çıkarma niteliğindeki filmleri artık ayırt edebildiğime inanıyorum ve tüm samimiyetimle bu belgeselin o filmlerden biri olmadığını söyleyebilirim. Bu belgeselin arkasında gerçekten duyarlı ve bilinçli insanlar olduğuna inanıyorum çünkü vizyona girmesinin üzerinden 3 koca sene geçmiş olmasına rağmen benim gibi bir sinema / belgesel tutkununun kulağına gelmemiş olmasının mantıklı başka bir açıklaması olamaz.
Belgesel için “küresel ısınmadan bahsediyor” gibi sığ bir tanımlama yaparak zaten bu tür konulara zar zor kanalize olan ilginizi daha 2. paragrafta yok etmek istemem. Belgesel özetle biz insanların aslında kurbağalardan farklı olmadığımızı söylüyor. Hani kurbağalarla ilgili meşhur bir bilimsel olay vardır; bu hayvanlar biyolojik yapıları nedeniyle geniş zamana yayılan sıcaklık farklılıklarına tepki vermezler. Bu yüzden eğer bir kurbağayı soğuk su dolu bir tencereye koyup ısıtmaya başlayacak olursanız; su kaynayacak, hayvan diri diri pişecek ancak buna rağmen hiç bir tepki göstermeyecektir. İşte Aptallık Çağı‘nı izlerken aklıma gelen hikaye bu oldu. Yazinin devamini okuyun »