Hayattan kazık yediğimi hissettiğim anlar

Bazen hayatın bana ciddi ciddi çelme takmaya çalıştığını düşünüyorum. Hiç yok yere, sebepsiz canımı sıkmak istiyor sanki. Sizin de zaman zaman böyle hissettiğiniz oluyordur, hani şekillenmesine bilinçli olarak katkıda bulunmadığınız ama bir şekilde sizin açınızdan olumsuz sonuçlanan olaylar vardır. Mesela günün birinde durup dururken telefonunuz çalar, vatandaşın biri bilmem kaç yılından kalma borcunuz olduğunu, o borcun katlanarak çoğaldığını ve üç gün içinde ödemezseniz icraya verileceğinizi söyler. Bu gibi iğrenç durumlardan bahsediyorum işte.

Otobüs Koltukları

Eskiden çok fazla yolculuk yapardım. Hayatımın büyük bir kısmı şehirlerarası otobüs terminallerinde geçti. 1.90 boyunda biri olarak artık hangi firmanın hangi marka otobüsünün benim boyuma uygun koltukları olduğunu öğrendim. Fakir, otobüsleri dolmuş gibi her durakta duran firmalar daha fazla yolcuya eziyet edebilmek için koltuk aralarını iyice sıkıştırıp konserve kutusuna çevirirler. O yüzden 10 TL daha fazla ödeyip adam gibi firmalarla seyahat etmeyi tercih ederim. Ama sırf rahat yolculuk yapabilmek için daha fazla para ödemeye razı olmama rağmen bazen hayat adiliğini yapar ve atıyorum Ulusoy’un son model araçlardan oluşan filosundaki o tek Mitsubishi bana denk gelir. Böyle elimde bilet, İstanbul’dan Konya’ya 8 saatlik o yolun nasıl biteceğini düşünüp dururum. Yolculuk sırasında öndeki koltuk dizlerime tecavüz ettikçe agresifleşir, yediğim kazığın acısını birilerinden çıkarmanın yollarını ararım. Oturduğum koltuğu sonuna kadar arkaya yaslarım ama öndekinin aynı şeyi yapmasına izin vermem. Hele biri bir şey desin de yaşadığım ızdırabı kendisiyle paylaşayım diye fırsat kollarım.

İçme Suyu Meselesi

İzmit’in göbeğinde asansör namına sadece boşluk bulunan bir binanın, ev sahibim dahil herkesin 4. dediği fakat teknik olarak 5’e tekabül eden katında oturuyorum. Bu halde merdiveni sabah işe giderken ve akşam eve dönerken maksimum iki kere kullanıyorum. Bunlar haricinde herhangi bir ihtiyaç için o merdivenleri inip çıkmak bana zulüm gibi geliyor. Alışveriş dönüşü listemdeki almayı unuttuğum ihtiyaçlar için küfür etmek yerine “Canım sağolsun” demeyi ben bu evde öğrendim. Fakat yine de onsuz yapamadığım bir şey var: Su. Sucuların çalıştığı saatlerde iş yerinde olduğum için genellikle zamanlama konusunda sıkıntı yaşıyoruz. Adamlara “Siz kapıya iki damacana bırakın ben haftasonu hepsini toplu öderim. Olmadı ofise gelirsiniz orda öderim.” diyorum, “Tamam” diyorlar ama yine de bırakmıyorlar. Akşam binlerce merdiveni tek tek çıktıktan sonra kapının önünde boş damacanaları görüp tekrar aşağı inmem gerektiği gerçeğiyle yüzleşince beynimden vurulmuşa dönüyorum. “Nasıl olsa bunlar yine getirmemişlerdir” diye marketten 10 litrelik su alıp eşek gibi yukarı taşıdığımda da mutlaka getirmiş oluyorlar. Yani ne yaparsam yapayım bu işten zararlı çıkıyorum.

Asansör Kanunları

Siz hiç gerizekalı olmaya programlanmış bir asansör gördünüz mü? Bizim ofisin bulunduğu binada iki tane var. Normalde asansörün olayı nedir? Öncelikle hangi katın düğmesine basıldıysa o kata çıkmak veya inmek. Bizim gerizekalara olayın böyle olduğu öğretilmemiş. İş merkezi ahalisi olarak 1. katta asansöre biniyoruz, diğer insanlar katlarında indikten sonra, bizim ofisin de bulunduğu 5. katın ışığı yanmaya devam ederken, yani öncelik 5. kattayken 3. veya 4. katta bunlara bir haller geliyor. 5. kat yolcularının aceleleri olmadığına kanaat getirip ışığı söndürüyor ve tekrar aşağı inmeye başlıyorlar. İnsan asansöre binerken “Allah’ım nolur sorunsuz bir şekilde 5’e çıkayım” diye heyecan yapar mı ya? Bu durumu resmen takıntı haline getirdim, asansörlerle aramızda gizli bir savaş başladı. Ben artık yukarı çıkana kadar aralıksız şekilde 5. kat düğmesine basıp duruyorum, onlar buna rağmen bir boşluk yakalayıp 4. katta ışığı söndürüyorlar ve o dakkadan sonra kıçımı da yırtsam o ışık bir daha yanmıyor. Ben de sırf ipnelik olsun diye diğer bütün katların düğmelerine basıp 4. katta iniyorum. Öbür türlü intikam almak için içeriye tatak sürmem veya aynalara tekme atmam gerekiyor, onu da kendime yakıştıramıyorum.

Kargolarımın Hepsi Nerede?

Yıllardır değişmeyen bir gerçek vardır: İnternetten alışveriş yaptıysam aldığım şey 1 haftadan önce elime ulaşmaz. Sen öyle değilsindir, siparişini verirsin, bilimum kampanyalardan yararlanırsın ve ürünün en geç iki gün içinde sorunsuz eline ulaşır. Ben her defasında gerizekalı hepsinerede.kom’un “50 TL’lik alışveriş yaparsan kargo bedava!” türü akıl çelme girişimlerine kanar, sinir küpüne dönerim. Mesela geçenlerde traş makinası sipariş verdim, bunu özellikle Pazartesi günü yaptım ki ürün haftasonundan önce rahat rahat elime ulaşsın istedim. Cihazın fiyatı 49.90 TL idi, siparişi tamamlamak üzereyken karşıma o malum kargo bedava mesajı çıktı. 5 TL’yi kargoya ödeyeceğime 3-5 TL’lik bir şey daha alayım da şerefsizlere zarar olsun dedim. Gittim 3 Liralık bir kolonya aldım ve kargo yolları gözlemeye başladım. Arkadaş ben neden her siparişimden sonra “Eğer ürünlerimi bugün de kargoya vermezseniz siparişi iptal ediyorum” diye tehdit mesajları göndermek zorunda kalıyorum ki? Bir gün de kendiliğinizden parasını peşin peşin ödediğim şeyi gönderin ya. Adamlar bir sonraki hafta Salı günü kolonyayı gönderdiler… Baya baya kargo görevlisi geldi, böyle elinde kocaman kutuyla sanki ciddi bir şey teslim ediyormuş gibi imza falan aldı. Kolonya için. Her defasında bunu yaşıyorum, hangi firma olursa olsun esasen almak istediğim şeyi değil de “zarar olsun” diye aldığım antin kuntin şeyleri çok lazımmış gibi gönderip diğeri için günlerce süründürüyorlar.

Susmayan Telefon

Şu hayatta en çok nefret ettiğin 10 şeyi listele deseler telefon çalması mutlaka ilk beş madde arasında yer alır. Arkadaş yeminle nefret ediyorum ya, şu telefonun günde 30 kere çalmasından nefret ediyorum. Hele hele uzun konuşmalardan ekstra nefret ediyorum. Ben yalnızlığı seven, dinginliği seven bir adamım. Akşam evime geldiğimde kimse rahatsız etmesin, çayımı çorbamı alıp şöyle İzmit manzarasına doğru günün stresini atayım istiyorum. Telefonu ısrarla çaldırırlar, açmam, yine çaldırırlar, açınca sanki hal hatır sormak için aramış gibi yapıp o arada hatırlamış gibi “Haa bizim sitede şu sorun vardı bir ara bakabilecen mi kardeş” derler, “Bizim dayıoğlu var yabancı değil, o bize site yapıyor da az biraz yardımcı olabilecen mi” derler, “Biz ceykueri ile bi slaydır yaptık ama mausovır olunca bozuluyor bir ara bakıverirsin demi” derler, hiç yok yere saatlerimi alacak misyonlar yüklerler ve bunu kendilerine hak görürler. Kusura bakma ama az biraz işim vardı diye kalp kırmadan kıvırmaya çalışınca önce “Ya ne olacak senin on dakkanı almaz” derler, olumsuz cevap vermeye devam edince trip atıp telefonu kapatırlar ve sonuç olarak yine morali bozulan ben olurum. Yemin ediyorum annem her defasında öldüğümü düşünmeyecek olsa her akşam şu evden içeri adımımı atar atmaz o telefonu kapatırım, yaparım bunu.

İlginizi Çekebilecek Diğer İçerikler

Facebook Yorumları

11 Yorum

  1. cavid

    ya ne kadar iyi yaziyorsun, her defasinda bir solukta bitiriyorum yazdiklarini. oysaki hayatta zaman ayirmam normalde uzun yazilara. kalemine saglik.

  2. ahmettatar

    Yine de şükretmek lazım Caner.. Ne kadar can sıkıcı şeyler yaşasakta şükretmek lazım her halimize.. Her zaman bizden daha zor durumda olan insanların olduğu su götürmez bir gerçek iken eften püften sorunları kendi gözümüzde büyütmekten vazgeçmeliyiz zaten küçük şeyleri sorun olarak görmek sadece bizi olumsuz etkiler her geçen gün daha anlamsız şeylere canımız sıkılmaya başlar.. Negatif enerji böyledir her geçen gün daha aşağıya çeker bizi bataklıkta.. Bu tür düşüncelerden arınıp ne kadar çok can sıkıcı gelişmelerle karşılaşsakta herşeye rağmen en azından iki ayağımızın üzerinde durabiliyor olduğumuza, yaşam destek ünitesine bağlı olmadan nefes alabiliyor oluşumuza bile şükretmeliyiz.. Görebiliyor oluşumuza , duyabiliyor, konuşabiliyor oluşumuza şükretmeliyiz.. Ne kadar kötü durumda olursak olalım.. Kendimize sahip olduğumuz şeylere eğer sahip olmasaydık nasıl hissederdik acaba diye sormalıyız.. Biraz önce senin yazdıklarını okuduktan sonra kapının önüne çıktım sigara içmek için.. Yolun ortasında bir sağa bir sola giden arabaların arasında bir kedi vardı kuyruğunu kökünden kopartmışlar nasıl kedi bu ya falan dedim kuyruğunu göremeyince.. O kadar ürkekti ki arabaların altında kalacak diye ödüm koptu.. Ya ben o kedi olsaydım dedim kendi kendime.. Nelere isyan ederdim acaba diye düşündüm neler sıkardı benim canımı diye düşündüm.. Hiçbirşeye sahip olamasakta şu dünya üzerinde var oluşumuz yine de kıymetli değerli bir şey Caner.. Biz, Allah’ın nefesini taşıyan emanetçileriz hepimiz.. Ondan bir parça taşıyan emanetçiler.. İçimizde Allah’tan bir parça taşıdığımız içindir evrenin herşeyiyle bizim kullanımımıza sunuluşu.. Aslında tek derdimiz o emaneti tertemiz şekilde kirlenmemiş şekilde geri verebilmek olmalı nefes aldığımız her an..

  3. alihan

    Keşke bütün dertler bunlardan ibaret olsa Caner abi, bunların acısı bir kaç saatte geçer.Allah daha büyüğünü vermesin:)

  4. Şahin

    Caner, öncelikle yazını çok beğendim eline sağlık. Telefon konusunda bende sıkıntılıydım iki hattım var artık biri kurumsal diğeri özel. eve gelince kurumsalı kapatıyorsun rahatlıyorsun inan bak 🙂 Özel olanı yalnız aynı sektördeki kankana bile verme hatta kardeşine bile verme ki bulup aramasınlar. Diğer türlü herşey bizde de aynı çözüm bulursan yaz bizde uygulayalım 🙂

  5. Kakarotto

    Böyle bir blog yazarına da daha azı yakışmazdı, tam kararında kazık yemişsin abi.
    Yoksa insanın yazacak bir şeyi kalmıyor.
    Bunu “blogculara öğüt” başlığıyla yeniden yazsan, insanların bloglarının okunma oranı artar kanımca. 🙂

  6. Atakan Kandemir

    “Annenin telefon kapalı olduğunda öldüğünü sanması” bende de var o alay, annelere kurban 🙂

  7. netkolpası

    sen yine de ararım dediysen ara. belki bii bekleyenin özleyenin vardır der tribimi atar giderim

Uyarı: Yorumlarda link kullanmayınız. Link içeren yorumlar otomatik olarak spam kabul edilmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir