Mutlu ol, bu bir emirdir!

1930’lu yıllarda T.C. Hükumeti radyolarda Türk müziğinin çalınmasını yasakladı. Amacı Batı müziğinin yaygınlaşmasını sağlamaktı. Genç cumhuriyet; alaturka yerine alafrangayı, yani “batı kültürünü” topluma yerleştirmek istiyordu.

İnsanların müziğine, kültürüne, yaşam tarzına yasaklar koyan siyasi otorite, hayatın karşısında daima tuhaf duruma düşmüştür.

Alnının çatından öpesim geldi Sinan Çetin, resmen duygularıma tercüman olmuşsun.

Devlete ve güce tapmayın. Halklar devlete değil, devlet halka hizmet için vardır. Yani en azından demokrasi ve cumhuriyet bu temele dayanır. Bizler ise yıllarca devletin bize neyi yapıp neyi yapamayacağımızı söylemesine o kadar alışmışız ki, sahip olduğumuz gücü gerek cehaletimiz, gerekse baskılar vesilesiyle unutmuşuz.

Gerçek hayattaki hiçbir kurum, kuruluş veya kişiyle alakası olmayan, tamamen hayal ürünü, çok fantastik hikaye

Evel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken çok çok uzak diyarlardaki bir dağda uçak kazasından kurtulan bir grup insan yaşarmış. Hepsinin yegane amacı mahsur kaldıkları bu dağdan kurtulmak imiş, bunun için yıllarca uğraşıp didinmişler fakat bir türlü sonuca ulaşamamışlar, öylece dağın tepesinde kalakalmışlar. Derken zamanla aralarından bir kişiyi lider seçmek gibi bir adet edinmişler. Seçilen bu liderin görevi, grubun o dağdan kurtulmasını sağlayacak çeşitli planlar yapmakmış.

Bu liderlerden biri, bir gün yolcular arasındaki arkadaşlarını da yanına almış ve “Daha iyi plan yapabilmemiz için tüm yolcular bize giysilerinden ve yiyeceklerinden birer parça versinler, şöyle güzel bir de baraka inşa edelim ki daha sağlıklı planlar yapabilelim” demiş. Sonra arkadaşlarından birini grubun koruyucusu tayin etmiş ve “Bu arkadaşa da aynı şekilde yiyeceklerinizden verin, bundan sonra onun görevi bizi vahşi hayvanlardan korumak” demiş. Uzunca bir süre sonra durum öyle bir hal almış ki, bizim lider barakasında arkadaşlarıyla birlikte sıcak ateşin başında yolculardan sürekli olarak toplamaya başladığı yiyecekleri tüketirken, yolcular soğuktan ve açlıktan kırılmaya başlamışlar. Bu durumdan rahatsız olan yolcular seslerini yükseltip huzursuzluklarını dile getirdiklerinde koruyucu tarafından dövülmüş ve kafeslere kapatılmışlar.

Daha sonra bu sistem yerleşik bir mekanizma halini almış. Bir lider gidiyor, otomatik olarak yeni bir tanesi geliyormuş. Bir süre sonra kadro olarak sürekli değişmeye başlayan bu mekanizma yolculara “Sen oradan kalk şuraya otur, sen o gömleği çıkar, sen o radyoyu dinleme, sen bir daha oraya işeme, sen bana hizmet et, sen kendin gibi dua etme benim istediğim gibi dua et…” şeklinde dikteler yağdırmaya başlamış. Bu duruma daha fazla tahammül edemeyen bazı yolcular, tüm cesaretlerini toplayıp “Yahu biz sizi bunun için mi lider seçtik? Neden bizi kurtarmaya odaklanmak yerine ne yapıp ne yapmayacağımıza karışıyorsunuz?” demişler ama buna mukabil mekanizma tüm bunların yolcuların iyiliği için olduğunu söylemiş. Eğer aynı yolcular inatla durumu deşmeye devam ederlerse, mekanizma diğer yolculara dönüp “Bakın bunlar grubumuzun iyiliğini istemeyen suçlu kimseler, bunları ya öldürelim ya da afaroz edip çok uzaklara gönderelim” diyormuş.

Daha sonra olaya, görevi grubu vahşi hayvanlardan korumak olan koruyucu da müdahil olmaya başlamış. Mekanizmaya dönüp “Bundan kelli benim istediklerimi de yapacaksın yoksa karışmam” demiş. Yolculara dönüp “Ben sizi korumak için varım fakat eğer aranızdan çalışma şeklimi beğenmeyenler, eleştirenler olursa, diğer yolcuları benden soğuttukları gerekçesiyle ağızlarını burunlarını kırarım. Akıllı olun.” demiş. Kendi grubunun ağzını burnunu kırma potansiyeli ve kudreti bulunan bu koruyucu aslında esas yapması gereken işte o kadar da başarılı değilmiş, zira vahşi hayvanlar yıllar boyunca gurubun genç insanlarını kapıp öldürmüşler fakat o kendi grubuna gösterdiği hiddeti her nedense vahşi hayvanlara gösteremiyormuş.

Gel zaman git zaman yolcular bu durumu iyice kabullenmişler. Ne mekanizmaya ne de koruyucuya ses çıkaramaz hale gelmişler, daha kötüsü büyük bir çoğunluk bu iki güce ve onların çatışmasından doğan zalımlıklara tapınmaya başlamış. Bu olaylardan bir vesile rahatsız olanlar ise ağzı koli bandıyla kapatılıp kafese tıkılan diğer yolcuları görüp korkmuş, hiç ses etmeden öylece yaşayıp gitmeyi tercih etmişler.

Derler ki “Bir garip yolcuyum hayat yolunda, yolunu kaybetmiş perişanım ben” mısraları, Kâf dağının ardındaki bu yolcu grubunun bireyleri için yazılmış.

Off… Hikaye bile olsa yazarken resmen içim sıkıldı. Bu gibi dertlere sahip olmadığımız için halimize şükretmeliyiz. Bu arada adam harbiden haklıymış ha, “Allah uçak kazası vermesin, gerisi olur” derken bir bildiği varmış yani.

İlginizi Çekebilecek Diğer İçerikler

Facebook Yorumları

9 Yorum

Uyarı: Yorumlarda link kullanmayınız. Link içeren yorumlar otomatik olarak spam kabul edilmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir