Uzay tesadüf eseri oluşmuş olabilir mi?

Günümüzden çok da uzak olmayan bir geçmişte insanlar gömlek, masa örtüsü gibi cansız nesnelerin canlı varlıklar doğurduklarına inanırlarmış. Buna inanmak için de son derece mantıklı bir nedenleri varmış: Gözleriyle görmek, gözlemlemek. Yani üzerinde yemek yiyip bir kenara koydukları sofra örtülerinin içlerinde fare yavruları oluşmaya başladığını, dolaplarındaki giysilerin güvelendiğini, çöplerinin içlerinde kurtların ve sineklerin oluştuğunu bir çok kez gözlemlemiş ve “Hımm demek ki cansız nesneler canlı heyvanlar doğuruyor” inancına sahip olmuşlar. Hatta kimilerine göre sofra bezlerini kullanmayı bırakmak hastalık sebebi olan farelerin yok olmalarını sağlamak için yeterliymiş.

Ne var ki bazı şüpheci insanlar bu düşünceye körü körüne inanmak yerine sorgulamayı, sınamayı tercih etmişler. Canlı varlıklar doğurduğu iddia edilen nesneleri alıp önce kapalı odalara, sonra izole kutulara koyup üzerlerinde çeşitli deneyler yapmışlar. Yıllar süren bu araştırmalar sonucunda görmüşler ki cansız nesneler yaşamı var etmiyor, halihazırda var olan yaşamın kendini devam ettirebilmesi için uygun ortamı sağlıyor. Bugün ilkokulu bitirmiş olan herkesin bildiği bakterilerin, amiplerin, mikroorganizmaların varlığından habersiz olunan bir dünya düşünün, insanlar ellerindeki imkanlar ve tecrübeleri dahilinde fikir yürütüyor, konuları sahip oldukları bu donanımın elverdiği ölçüde yorumlayabiliyorlar. Böyle bir dünyada, göz gömleğin fare doğurduğunu görüyor ve insanlar buna inanıyorken, durumun böyle olmayabileceğini düşünmek ve bunu sorgulamak, hele ki çoğunluğun aksini düşünmenizin dışlanmanıza, yuhalanmanıza neden olması söz konusuyken büyük cesaret istiyor olsa gerek.

Ben insanların bir şekilde sahip oldukları bilgilere körü körüne bağlanmalarına, tartışmaktan ve üzerine fikir yürütmekten kaçınmalarına takılıyorum. Hem de ellerinde bilim isimli çok güzel bir araç varken. İnsanlığa yol gösteren, karanlığı aydınlatan, tarafsız, samimi veya samimi olması gereken bir araç. Gerçi eksik, yanlış veya kasıtlı kullanıldığında karşınıza 1950 yılında yaşamış, Camel sigarası tüketmenin sağlıklı olduğunu söyleyen talihsiz bir doktor olarak çıkabiliyor. Veya toplumu margarin kullanmaya yöneltmek isteyen fabrikatörlerin eliyle “Tereyağı ve yumurta tüketmek kolesterolü yükseltir, kalp krizine neden olur” diyebiliyor, aynı fabrikatörler tereyağı ve yumurta işine girince 180 derece dönüp “Yok lan yok biz araştırdık aslında zararlı değil faydalıymış” da diyebiliyor. Gazetelerin sözde sağlık köşelerine şöyle bir göz gezdirecek olursanız bunlar gibi bir sürü tornistana rastlayabilirsiniz.

Ne yazık ki insanlık tarihi bilimi kendi çıkarları için kullanan, kullanmaya çalışan binlerce sahtekarla dolu. Bugün şahıslarını ve çabalarını saygıyla andığımız bir çok bilim adamının (ki aralarında Tesla için karalama kampanyaları düzenleyip elektrik konusunu maddi çıkarları için kasıtlı olarak kendi sevdiği yönde ilerlettiği söylenen ünlü Edison’da var) aslında o kadar da samimi olmayabileceği tartışılıyor. Neden tartışılmasın ki? Yakın geçmişimizde vuku bulmuş ve ayyuka çıkmış en ünlü bilim sahtekarlıklarından birini, Piltdown Adamı hadisesini hatırlayalım. Dawson isimli bir amca çıkıyor ve “Evrimin kayıp halkasını buldum” diye insanlığı tam 40 yıl boyunca kandırıyor. Neyseki düşünen, sorgulayan insanlar yine devreye giriyor ve sözü edilen şeyin orangutan çenesi monte edilmiş alelade bir insan kafatası olduğunu ortaya çıkarıyorlar. (Bilim dünyasında ne tür akıl almaz dolaplar dönebildiğine bizim topraklardan ve yakın geçmişten bir örnek vermek gerekirse, Japonları çok fena kekleyen Serkan Anılır isimli çakmaların çakması bilim adamından bahsedebiliriz sanırım.)

Kendi margarinlerini satmaya çalışan fabrikatörler tamam da, peki Dawson gibi adamlar neden bilimi yanıltmaya, kötü emellerine alet etmeye çalıştılar / çalışıyorlar?

Cevap basit. İnsanların büyük çoğunluğu aslında mutlak doğru ile ilgilenmezler, mantıklarından ziyade hisleriyle hareket ederler. Yetiştirilme tarzları, içerisinde büyüdükleri toplum onları belirli bir yere kadar oyun hamuru gibi şekillendirir ve bir yerden sonra peşinden gitmeye başladıkları şey artık esasen doğru olanı aramak değildir, onlar zaten çok önceden kendi doğrularına sahip olmuşlardır ve geriye kalan ne pahasına olursa olsun diğer insanlara bu doğruları kabullendirme çabasından ibarettir.

mumlar-ve-lambaŞöyle acı bir gerçek var ki, çoğunluğunu yukarıda sözünü ettiğimiz türden insanların oluşturduğu bir dünyada bilim, ne kadar objektif olabilirse o kadar objektifitir (burada bir parantez açmak gerektiğini düşünüyorum, yukarıda sıraladığım onca şeydan sonra bu cümleyi cımbızla çekip “Sığır burada bilimin objektif olmadığını söylemeye çalışmış” diye düşünen kimsenin zeka seviyesinden şüphe ederim). Yani bir düşünün, gökyüzüne doğru yükselip insanları karıncalar gibi görebileceğiniz bir yüksekliğe çıktığınızı hayal edin. Tamamen saf, dünya tarihi boyunca edinilmiş tüm bilgilerden arınmış biri olduğunuzu ve herhangi bir konuda kutuplara ayrılmış insan kolonilerini tarafsızca incelediğinizi düşünün. O noktada olaylara tamamen farklı bir perspektiften bakıyorsunuz ve aslında kolonilerin savundukları konular hakkında yeterince fikir yürütmemiş, sorgulamış, araştırmamış veya körü körüne taraflı olduklarını görüyorsunuz. İnsanlar kendilerine halihazırda öğretilmiş olanlara duygusal olarak o kadar bağlılar, öğretilerinin gerçekliklerinden o kadar eminler ki, günün birinde birisi çıkıp “Hayır dünya aslında düz değil yuvarlaktır” dediğinde, inandıkları şeylerin temellerinin sarsılacağı endişesiyle o kelamın sahibini öldürme noktasına bile geliyorlar. Sosyal, politik, maddi çıkarlar işin içine girip üzerine bir tutam leblebi serpildiğinde ortaya ne tür sonuçlar çıkabileceğinden bahsetmeye bile gerek yok sanırım.

Gelelim sözün özüne.

İnsanlar, yüzyıllar boyunca olduğu gibi gözleriyle gördüklerini o ana kadar sahip oldukları bilgiler ışığında yorumlamaya devam ediyorlar. Sahtekarlarımız, gelenekçilerimiz, sabit fikirlilerimiz ve henüz öğrenemediklerimiz var ve bu halde uzayın, evrenin tesadüfen oluştuğunu söylüyor, “Daha mantıklı bir açıklama bulana kadar en mantıklısı bu” deyip tüm insanların buna inanmasını bekliyoruz. Bana soracak olursanız henüz mikroorganizmaları keşfedemedik, haliyle bu yorum en az gömleğin fare doğurduğu yorumu kadar komik. Günün birinde birileri çıkıp konunun X ışınlarıyla alakalı olduğunu söyleyecek ve gerisi çorap söküğü gibi gelecek, en azından umudum bu yönde. Yani düşünsenize dünya oluşmadan önce toz bulutu vardı, ondan önce yıldızlar vardı, ne bileyim galaksiler, kümeler, kusursuz yörüngeler vardı, peki tüm bunlardan önce ne vardı? Uzaya “Sonsuz boşluk“‘tan başka bir açıklama getirememiş olan, en yakınındaki uydudan başka herhangi bir gezegene ayak basamamış, numune toplayamamış, gözlemleyebildiği çok uzaklardaki gezegenlerin renklerini ve yüzeylerini tahminen ifade edebilen insan, kendi gezegeninin varlığının atom zerresi kadar bile esamesinin okunmadığı, zihnin üzerinde düşünürken dehşete kapıldığı bir ortamı nasıl tesadüfe bağlayabiliyor? Bunu hangi bilgiyi referans göstererek yapabiliyor, yani dayanağı ne?

Lütfen beni yanlış anlamayın, niyetim kesinlikle “Bakın olay böyleyken böyle o yüzden gelin benim gibi düşünün” demek değil, emin olun kimsenin inancı da umrumda da değil. Ben kendi halinde düşünen bir bireyim, kimseyi herhangi bir konu veya düşünceye yöneltmek, kimsenin duygularına hitap etmek gibi bir misyonum da yok. Ben sadece önüme konulan hazır pilav ile yetinmek yerine, bir yerlerde varsa İskender Kebap bulup onu tüketmek niyetindeyim ve aynı niyeti paylaşanlar varsa buyursunlar birlikte bulalım birlikte yiyelim diyorum.

İlginizi Çekebilecek Diğer İçerikler

Facebook Yorumları

27 Yorum

Uyarı: Yorumlarda link kullanmayınız. Link içeren yorumlar otomatik olarak spam kabul edilmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir